|
Türkiye
Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul
Tutanağı 22. Dönem
4. Yasama Yılı 55.
Birleşim 26/Ocak /2006
Perşembe
BİRİNCİ OTURUM
Açılma Saati:15.08
26 Ocak 2006 Perşembe
BAŞKAN: Başkanvekili
Ali DİNÇER
KÂTİP ÜYELER: Bayram
ÖZÇELİK (Burdur), Ahmet Gökhan SARIÇAM (Kırklareli)
------------0-------------
BAŞKAN - Türkiye Büyük
Millet Meclisinin 55 inci Birleşimini açıyorum.
Y O K L A M A
BAŞKAN - Elektronik
cihazla yoklama yapacağız.
Yoklama için 3 dakika
süre vereceğim. Sayın milletvekillerinin, oy düğmelerine basarak
salonda bulunduklarını bildirmelerini, bu süre içerisinde elektronik
sisteme giremeyen milletvekillerinin, salonda hazır bulunan teknik
personelden yardım istemelerini…
MAHMUT UĞUR ÇETİN
(Niğde) - Sayın Başkan, yollar karlı, süreyi 5 dakika yapamaz
mısınız?
HALİL TİRYAKİ
(Kırıkkale) - Dün dündür, bugün bugündür. Ne olacak kardeşim, gelen
gelsin; nasıl geliyorsun sen?!
MAHMUT UĞUR ÇETİN
(Niğde) - Çok kar var.
BAŞKAN - Tamam, tamam…
Yoklama için
verdiğimiz süreyi 5 dakika olarak kararlaştırıyoruz.
Yoklama için 5 dakika
süre vereceğim. Tekrar uyarıyorum, elektronik cihazla yapacağımız
yoklamada süre 5 dakika.
Sayın
milletvekillerinin, oy düğmelerine basarak salonda bulunduklarını
bildirmelerini, bu süre içerisinde elektronik sisteme giremeyen
milletvekillerinin, salonda hazır bulunan teknik personelden yardım
istemelerini, buna rağmen sisteme giremeyen üyelerin ise, yoklama
pusulalarını, görevli personel aracılığıyla, 5 dakikalık süre
içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
Yoklama işlemini
başlatıyorum.
(Elektronik cihazla
yoklama yapıldı)
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, toplantı yetersayısı vardır; görüşmelere
başlıyoruz.
Gündeme geçmeden önce
üç sayın milletvekiline gündemdışı söz vereceğim.
Gündemdışı ilk söz,
Osmanlı Devletinin Kuruluşunun 707 nci Yıldönümü münasebetiyle söz
isteyen, Kütahya Milletvekili Alaettin Güven'e aittir.
Buyurun Sayın Güven.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
Süreniz 5 dakika.
Arkadaşlar, aranızda
konuşmayı bırakıp, hatip arkadaşımızı dinleyelim.
ALAETTİN GÜVEN
(Kütahya) - Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım;
birkaç çadır, birkaç otağıdan beyliğe, beylikten devlete, devletten
imparatorluğa ulaşan, Ertuğrul Gazi'nin annesi Hayma Ananın metfun
bulunduğu…
BAŞKAN - Alaettin Bey
bir dakika.
Arkadaşlar, lütfen
yerlerinize oturalım, sükuneti temin edelim, arkadaşı dinleyelim.
Buyurun devam edin.
ALAETTİN GÜVEN
(Devamla) -… "kuruluş ve kurtuluş kenti" diye adlandırdığımız
Kütahya'nın Domaniç yaylalarında ve Bilecik'in Söğüt İlçesinde
temeli atılan Osmanlı Devletinin, 27 Ocak 1299 tarihinde kuruluşunun
707 nci Yıldönümün münasebetiyle gündemdışı söz almış bulunmaktayım;
bu vesileyle, Yüce Meclisimizi ve yüce milletimizi saygıyla
selamlıyorum.
Sayın Başkanım,
değerli milletvekili arkadaşlarım; tarihimize baktığımızda, dünya
tarihi içinde çok önemli bir yere sahip olduğunu görürüz. Bu önemin
kaynağının, dünyada devlet kurmuş ve bugün de çeşitli adlar altında
devam etmekte olan birçok devletin tarihiyle çakışmış olmasından
ileri geldiğini tespit etmek zor olmasa gerektir; çünkü, Türkler,
farklı coğrafyalarda, farklı isimlerle devletler kurmuşlar,
çağdaşları olan millet ve devletlerle siyasî ve kültürel ilişkilerde
bulunarak onları etkilemişler ve onlardan etkilenmişlerdir.
Türklerin Anadolu'yla
tanışmaları 5 inci Yüzyıla uzanmakla birlikte, köklü ve sürekli
kalmak için gelmeleri 11 inci Yüzyıldadır. Selçuklular ve ardından
kurulan Osmanlı Devleti, dünya tarihini etkilemiş en önemli
olaylardan biri olup, Türkiye Selçukluları, Osmanlı Devletinin
kuruluş zeminini hazırlama görevini yerine getirmişlerdir.
Osmanlı Devletinin
kurulması, Rumeli'ye geçişleri, İstanbul'u alarak Doğu Romaya son
vermeleri, Hıristiyan dünyasının yeni bir biçim ve anlam
kazanmasına, coğrafî keşiflerin gerçekleşmesine, bir anlamda,
Avrupa'nın Avrupa olmasına büyük katkı sağlamıştır.
1
Osmanlı arşivlerinde
araştırma yapan yabancı araştırmacıların en çok dikkatini çeken
konuların başında, Osmanlıların idarî yapısı ve yerel yönetimi ilk
sırayı almaktadır. Özellikle bünyelerinde birden fazla etnik grup
barındıran ülkeler, farklı din, dil ve kültüre sahip onlarca
milleti, dış müdahaleler dönemine kadar barış içinde idare etmiş
Osmanlı Devletini incelemek gereğini duymaktadırlar.
2006 yılında 707 nci
yılını idrak ettiğimiz Osmanlı Devletinin varisi olarak bizlerin,
624 yıllık bir tecrübeyi gözardı etmeden faydalanmamız gerektiği bir
kez daha vurgulanmaktadır; çünkü, tarih, milletlerin hafızasıdır,
şuurudur. Milletler, tecrübelerinden faydalanarak yeni oluşumları
programlamadıkları ve geleceğe yönelik yorum yapmadıkları takdirde,
tarihin öznesi olmaktan çıkar nesnesi haline gelirler. Uluslararası
siyasette 600 yıla damgasını vuran Osmanlı Devletinde bazı
uygulamalar ve meydana gelen olaylar çeşitli spekülasyonlara yol
açmıştır; kimi zaman ideolojik kimi zaman savunmacı bir biçimde kimi
kesimler tarafından Osmanlılar hakkında kurtulunması gereken bir
devlet ve tarih olarak değerlendirmeler yapılmıştır. Bütün bunlara
karşılık, Osmanlı tarihi, iyi tarafıyla noksan tarafıyla, en
başından en sonuna kadar bizimdir, bizim tarihimizdir, millet olarak
bizim hafızamızdır.
Sayın Başkanım,
değerli milletvekili arkadaşlarım; Osmanlı Devletinin 624 yıllık bir
ömre sahip olmasında…
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım
lütfen.
ALAETTİN GÜVEN
(Devamla) - … aslî unsur olan Türklerle birlikte gayrîtürk ve
gayrîmüslim olan nüfusun da önemli bir yeri olduğu muhakkaktır.
Osmanlılar, mensup oldukları dinden olmayan pek de azımsanmayacak bu
topluluğa uyguladıkları hukuk ve hoşgörülü yönetimle, beklendiğinden
daha fazla genişleme imkânı bulmuşlardır. Nitekim, İspanya'da baskı
altında kalan Yahudilerin Osmanlı topraklarına getirtilerek koruma
altına alınması ve yerleştirilmesi, devletin farklı din ve
kültürlere saygısını ve güçlü bir devlete mensup olmanın avantajını
göstermiştir. Bunun sonucunda devlete olan bağlılık artmıştır.
Devlete olan bağlılığı sağlayan esasların başında gelen insana insan
olduğu için değer veren anlayıştır. Osmanlı Devletinin manevî mimarı
olan Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye "Ey oğul, sabretmesini bil,
vaktinden önce çiçek açmaz; şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet
yaşasın; insanı yücelt ki devlet yücelsin"
vasiyetiyle, devleti
yönetenlerin beyinlerine, tarihin derinliklerinden gelen bir devlet
felsefesini dantel dantel örmüş ve nakşetmiştir.
Fatih Sultan Mehmet
de, İstanbul'u aldıktan sonra Ayasofya Vakfiyesinin hemen başına
"kainatın özü insandır, bu vakfım insanlar içindir" demek suretiyle,
insana verilen değer felsefesini sürdürmüştür.
Sayın Başkanım,
değerli milletvekili arkadaşlarım; Osmanlı Devleti 6 asır dünya
siyasetine yön vermiş, insanlık tarihine önemli katkılarda bulunmuş,
hükmettiği sahalarda Osmanlı barışını tesis etmiş bir devlettir. Bu
barışı sürekli gündemde tutan Osmanlı, insana insanca muamele
ederek, hoşgörüsü, tahammülü ve saygısıyla üç kıtaya hükmeden bir
dünya devleti olmuştur. Çağın karanlığı içinde kalmış devletlerin,
farklı dinler bir yana aynı dinden olanlara yaklaşımına karşı,
İkinci Abdülhamit'in kurduğu darülacezede, camiyi, kiliseyi ve
havrayı sırt sırta getiren bu anlayış ve uygulama ve insanı insan
olarak gören, bunu adalet anlayışına ve hukuka da yansıtan mantık,
Osmanlı Devletini, bugün bir barut fıçısı konumunda bulunan
Balkanlarda, Kafkasya'da, Ortadoğu'da, beşyüz yıl barışı tesis
etmesine sebep olmuş ve büyük devlet yapmıştır.
Şurası unutulmamalıdır
ki, Osmanlı Devleti gibi zamanın süper devleti olan, insanlığa büyük
hizmetler yapmış, dünya kültür ve medeniyetine önemli katkılarda
bulunmuş, çağı açmış ve kapamış bir devlete sahip olmanın gururunu
duymak, onun hafıza ve deneyimlerinden yararlanmak bize bir borçtur
diye düşünüyorum.
Bize bu toprakları
kazandırmış ve vatan yapmış ecdadımızı da bu vesileyle rahmetle
anmak ve onlara layık olmak şuurunu taşımalıyız kanaatlerimi
sizlerle paylaşırken, Âşık Paşazade'nin Osman Beye:
"Hidayet menzili nimet
senindir,
Ezelî ta ebed devlet
senindir,
Dualar, nesline erden
senindir,
Döşenen sofralar,
davet senindir,
Nesep ve nesil ile
burhan senindir"
seslenişiyle sözlerime
son veriyor; Yüce Meclisimizi ve Yüce Milletimizi saygıyla
selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Gündemdışı
ikinci söz, alternatif enerji kaynaklarıyla ilgili söz isteyen,
İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü'ye aittir.
2
Buyurun Sayın Ülkü.
HAKKI ÜLKÜ (İzmir) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; alternatif enerji kaynakları
ya da diğer bir tanımla yenilenebilir enerji kaynakları, güneş
enerjisi, rüzgâr enerjisi, su gücü içinde hidroelektrik enerji,
jeotermal enerji, dalga enerjisi diye tanımlanabilir. Hatta buna,
biyokütle enerjisini de ekleyebiliriz.
Bugün, yaygın olarak
kullanılan petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil kaynaklara göre
yenilenebilir enerji kaynaklarının sürdürülebilir, temiz,
tükenmeyen, yerli ve ucuz olması dolayısıyla tüm dünyada üzerinde
önemle durulmakta ve yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Gelişmiş ülkeler için,
yenilenebilir enerji kaynakları bir alternatif olmaktan çıkmış ve
başlıca kaynaklar içinde yerini almıştır. Avrupa Birliğinin enerji
politikalarının temel hedefleri içinde bu kaynaklardan elde edilen
enerji miktarı 2010 yılında yüzde 22'ye çıkarılması amaçlanmaktadır.
Bu yıl, ülkemizde, 150
milyar kilovat elektrik üretimi yapılacağı tahmin edilmektedir;
oysa, sırf hidroelektrik teknik potansiyelimiz 216 milyar
kilovattır. Sadece rüzgâr enerjisinin teknik potansiyeli 83 000
megavat bulunmaktadır. Dünyada 7 nci sırada yer aldığımız jeotermal
potansiyelimiz açısından ise, toplam elektrik enerjisi ihtiyacının
ancak yüzde 5'ini, ısıtmada ise enerji ihtiyacının yüzde 30'unu
karşılayabilecek kapasiteye sahibiz. Fakat, ne yazık ki, ülkemizde
jeotermal kaynak potansiyelimizin yüzde 96'sı, rüzgârda 10 000
megavat olan ekonomik potansiyelimizin neredeyse tamamı,
hidroelektrik kaynaklı 127 milyar kilovat enerji potansiyelimizin
yüzde 57'si, sınırsız bir enerji kaynağı olan ve ülkemizin her
bölgesinin sahip olduğu güneş enerjisi hiç kullanılmamaktadır. Bunun
yerine, ülkemizde iktidar, gelecek kuşaklara karşı büyük bir ihanet
içinde, vanası başkasının elinde, teknolojisi başkasının elinde
bulunan doğalgaz ve nükleer enerjiden söz etmektedir. Yenilenebilir
enerjiye gerekli yatırımlar yapılmamakta; devlet bu alanda hiçbir
yatırım yapmadığı gibi, bu alanın tamamıyla özel sektöre
bırakılmasını özellikle sağlamaktadır. Özel sektöre ise
yenilenebilir enerji türlerinde ayrı ayrı sınıflandırma ve
potansiyellere bakmadan, 5,5 sentten alım garantisi vererek kredi
bulmayı ve kârlılığı engelleyen bir uygulamaya gitmektedir. Soner
Aksoy arkadaşımız, Yenilenebilir Enerji Kanunundan sonra, ülke
elektriğinin ¼'ünü karşılayacak bir yatırım talebi geldiğini
söylüyor; ama, bunlar, sadece hidroelektrik üretime yönelik, yani,
su enerjisine yöneliktir.
Bu arada, değerli
arkadaşlar, enerji tarikatı gibi çalışan enerji lobilerini de
unutmamak gerekiyor. Ülkemizde, 2005 yılı ilk sekiz ayı itibariyle,
elektrik üretiminin yüzde 43,5'u ithal doğalgazdan, yüzde 6'sı ithal
kömürden, yüzde 26'sı da diğer kaynaklardan üretilmektedir.
Hidroelektrik ve hidrolik kaynakların oranı ise yüzde 25
civarındadır. Ülkemiz, elektrik üretiminde, doğalgazı satın aldığı
Rusya'dan bile daha yüksek oranda doğalgaz kullanmaktadır. Tamamen
yurt dışına bağımlı olduğumuz doğalgazın 1985 yılında yüzde 1 bile
olmayan elektrik üretimindeki payının hızla yükselmesi enerjide dışa
bağımlılığımızı daha da arttıracak, ortaya çıkabilecek muhtemel bir
küresel enerji krizinde, tıpkı bugünlerde olduğu gibi, çok büyük
yaralar almasına neden olacaktır. Nitekim, Enerji ve Tabiî Kaynaklar
Bakanı Sayın Hilmi Güler de, yazılı bir sorumuza, önergeme vermiş
olduğu cevapta, ülkemizin bugün yüzde 72 oranında enerjide dışa
bağımlı olduğunu belirtmiştir. Sayın Bakan bu cevabın hemen ardından
ise bu durumun bir ülke için büyük bir risk olduğunu belirterek,
nükleer santrallar kurarak enerjide çeşitlilik yaratılmasının
gereğinden söz etmektedir.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım
lütfen.
HAKKI ÜLKÜ (Devamla) -
Nitekim, Bakanlığın geleceğe dönük hedefleri içinde enerji
ihtiyacımızın yüzde 20'sinin nükleer santrallardan sağlanması yer
almaktadır. Bakanlığın bu öngörüleri, geleceğimizi karartmaya
yönelik bir uygulama olacaktır; çünkü, bu, önce yoksulun üstünün
yırtılması, sonra da borçla üst baş aldırması gibi bir durumdur.
Oysa, Anadolu'da bir söz vardır; "yoksulu döv, ama, üstünü yırtma"
derler; çünkü, dayağın acısı bir süre sonra geçer; ama, yırtılan
üstün başın yenisini almak kolay değildir. Kaldı ki, doğalgaz
konusunda karalar bağlayacak kadar çaresiz ve alternatifsiz de
değiliz.
Bildiğiniz gibi,
BOTAŞ'ın Marmara Ereğlisinde bir LNG tesisi var. LNG, bildiğimiz
doğalgazın eksi 163 derecede soğutulup sıvı hale getirilmesiyle elde
ediliyor. Bu tesisin kapasitesi yılda 5 milyar metreküp gaz üretecek
büyüklüktedir. Cezayir ve Nijerya'dan gelen gemilerle, LNG, buradan
gaza dönüştürülerek doğalgaz boru hattına basılmaktadır. Bunun
yanında, İzmir'de Aliağa'da rafinerinin yanı başında, Ege Gaz adlı
bir şirket, yılda 10 milyar metreküp doğalgazı ulusal boru hattına
basabilecek kapasitede bir LNG terminali inşa etti. Bu tesis,
BOTAŞ'ın Marmara Ereğlisindeki tesisin iki katı büyüklüğünde; fakat,
üç yıl önce tamamlanan tesiste gaz üretilemiyor; çünkü, iktidar izin
vermiyor.
3
BAŞKAN - Sayın Ülkü,
toparlayalım lütfen.
HAKKI ÜLKÜ (Devamla) -
Bitiyor efendim, teşekkür ediyorum.
İzin çıktığı gün,
değişik alanlarda, değişik yerlerdeki satıcıların en ucuz fiyatı
vereniyle anlaşma yapılacak, yılda 100 gemi LNG o civara
getirilecek, doğalgaz üretilecek ve boru hattına 10 milyar metreküp
doğalgaz basılacağından dolayı, şimdiki sıkıntı yaşanmayacaktır ve
dolayısıyla, doğalgaz piyasasında özel sektörün hâkimiyetine kapı
açılacak, bir yandan da, BOTAŞ'ın yüksek maliyeti de ortaya
çıkacaktır. Belki de, bunun ortaya çıkmaması yönünde özel bir gayret
sarf ediliyor olabilir.
Değerli arkadaşlar,
Sayın Başkanım müsaade ederse, 1 dakikanızı daha almak istiyorum.
Bugün, güneşle hiçbir ilgisi olmayan kuzey ülkelerinde güneş
enerjisi panelleri çoğaltılırken, rüzgârla ilgisi olmayan ülkelerde
rüzgâr enerjisine yönelik birçok parça üretilirken, ülkemizde, hem
rüzgâr tarlaları çok büyük oranlarda varken hem de günün aşağı
yukarı on saati güneş olan yerde güneşten ve rüzgârdan
yararlanılmamasının, doğrusunu söylemek gerekirse, nedenini
anlamakta güçlük çekiyorum.
Bir başka nedenini
anlamadığım konu da, jeotermal enerjiyle ilgili Türkiye'de yeteri
kadar lobi oluşturulamadığından dolayı ithal doğalgaza yönelik
çalışmalar hızlandırılırken jeotermal enerjinin bulunduğu alanlarda
yönetmelik olmasına rağmen, bu yönetmelikler atlanarak doğalgaz
kullanılmakta ya da kullanılmaya mecbur edilmekte; ama, jeotermal
enerji bir tarafa bırakılarak o alanda da bize zoraki döviz
ödettirilmektedir. Bütün bunların önüne geçilebilmesi için, yeniden
bu anlamda politikalar üretilmelidir diye düşünüyorum.
Hepinize sevgilerimi,
saygılarımı sunuyorum. Sayın Başkana tolerans tanıdığı için teşekkür
ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Hükümet adına
Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Sayın Hilmi Güler, biraz önceki
gündemdışı konuşma için söz istedi.
Buyurun Sayın Bakan.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Ordu) - Sayın Başkan,
saygıdeğer milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Öncelikle, bana bu
konuşmayı yapma fırsatını sağladığı için de İzmir Milletvekili Sayın
Hakkı Ülkü'ye teşekkürlerimi sunuyorum.
Şimdi, yenilenebilir
enerji konusunda gerçekten güzel şeyler yapıyoruz ve bu yaptığımız
çalışmaları da anlatma fırsatı tam olmadı. Bu bakımdan, Sayın Hakkı
Ülkü'ye zamanlaması bakımından da teşekkür ediyorum; çünkü, doğalgaz
konusunda da, dışa bağımlı bir yakıt olan doğalgaz konusunda da
ülkemizin karşılaştığı durumla da bu denk düşüyor.
Önce şunu ifade
edeyim: Biraz önce Sayın Ülkü birkaç kere anlayamadığı şeyleri ifade
etmişti. Onların başında -sondan başlayarak söyleyeyim- nükleer
enerjidir. Nükleer enerjiyi Anamuhalefet Partimizin Genel Başkanı da
istemektedir; yani, kendi Genel Başkanı da nükleer enerji
istemektedir. Herhalde, belki, onu da anlamakta zorluk çektiğini
tahmin ediyorum; çünkü, kendisi de, yine, yakında, geçtiğimiz hafta
bir yayın organına verdiği demeçte de bunu ifade ediyor, yıllar önce
de benzer şeyleri vardı. Bu, memnuniyet verici bir şey; çünkü, akıl
için yol bir.
Yenilenebilir enerjiye
gelince… Aslında çok iyi şeyler yaptığımızı söyleyerek sözüme
başlamak istiyorum; çünkü, en başta rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi
olmak üzere yenilenebilir enerji yasasını çıkarmak hepimize kısmet
oldu hem sizlere hem bizlere. Bu yasayı, biliyorsunuz, epey uğraştan
sonra çıkarabildik ve bundan dolayı da büyük bir müracaat var. Bu
müracaatlar hem su konusunda, hidrolik enerji konusunda hem de
rüzgâr enerjisi konusunda, 500'e yakın müracaat var ve şu anda,
herkes, Devlet Su İşlerinin ve Elektrik İşleri Etüt İdaresinin
dışında, dağ taş, dere tepe bu suları araştırıyor, rüzgâr
kaynaklarını tespit ediyor ve biz de bakanlık olarak, Elektrik
İşleri Etüt İdaresi ve Devlet Su İşleriyle birlikte buna yardımcı
oluyoruz ve rüzgâr haritalarını çıkardık bununla ilgili olarak.
Rüzgâr haritalarını çıkarmakla kalmadık, ayrıca, arazilerin
tiplerini, türlerini de tespit ettik. Kamuya mı aittir, sahibi
kimdir, nerelerinde ne var, özellikleri nedir; hepsini tespit ettik
ve yatırımcıların hizmetine amade kıldık. Bu bakımdan, rüzgâr
enerjisi konusunda da güzel çalışmalar var; hem yerli hem yabancı
yatırımcılar bunun peşindeler; iki tanesi de inşaata başladı Ege
Bölgesinde. Ayrıca, Bozcaada'da büyük bir potansiyel var, Bandırma
da aynı şekilde, İskenderun da aynı şekilde.
Sayın
milletvekilimizin ben özellikle dikkatine sunuyorum. Buradaki
sınırlı zamanımızda anlatma fırsatını yeterince bulamayabilirim; ben
bu konuşmanın dışında da kendisini aydınlatmaya hazırım.
Diğer taraftan,
jeotermal enerji konusunda geçen gün bir basın toplantısıyla MTA'nın
hazırladığı Türkiye'nin jeotermal haritasını açıkladık. Bu bir
devrimdir aslında; çünkü, Türkiye'nin altında bir soba var. Bu
sobayı yeterince kullanmıyoruz; ancak, birkaç yerde -İzmir Balçova
dahil olmak üzere- bundan faydalanılıyor. Şu anda biz bu
yeraltındaki sobayı kullanıma sunmak üzere basın toplantısında izah
ettik, 21 sahanın da ruhsatıyla beraber ihaleye çıkma hazırlığını
yaptık.
HAKKI ÜLKÜ (İzmir) -
Yasası yok. Yasayı bir türlü çıkarmıyorsunuz!
4
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Çok yüksek, 100
derecenin üzerinde olanları elektrik üretmekte kullanacağız;
sıcaklık düştükçe termal turizm yapmakta kullanacağız; daha da
düştükçe, evlerin ve seraların ısıtılmasında kullanacağız ve suyu da
ziyan etmemek niyetindeyiz; bunu reenjeksiyonla suyu tekrar
yeraltına göndererek, tabiri caizce yeraltındaki sobada bunu
ısıtmayı düşünüyoruz. Bunu yine değerli milletvekilimizin dikkatine
sunmak istiyorum. Bu, devrim niteliğindeki haritayı ve MTA'nın
yaptığı -şu kalınlıktaki- envanteri de yine bilgilerine sunmak
isterim. İstedikleri anda bunu MTA'dan temin edebilirler. Arzu
ediyorlarsa yatırım yapmak konusunda da biz onlara aynı şekilde
yardımcı olabiliriz.
Bunun dışında,
hidrolik enerjide çok büyük bir patlama var; 500'e yakın müracaat
var. Bunları Devlet Su İşleri değerlendiriyor ve Enerji Piyasası
Düzenleme Kurulu da buna lisansını veriyor. Yeşil enerji olarak,
kıymetli enerji olarak fiyatı da bunun yüksek, aynı zamanda saat
farkından dolayı da Avrupa'ya satma imkânımız da var. Bunları da
rakamlarıyla sizlere ifade edebilirim. Bu noktada da büyük bir
avantaj sağladık.
Bir başka çalışmamız
güneş enerjisi konusunda. Güneş enerjisinde güneş sobaları yaptık.
Bu çok önemli. 100 adet şu anda hazır elimizde, Elektrik İşleri Etüt
İdaresinde güneş sobası… Güneş sobalarını biz Anadolu'nun belli
yerlerine göndermeyi düşünüyoruz. Mesela, bir köy meydanını düşünün,
bu güneş sobasını oraya kurduğumuz takdirde, ki, MTA'da şu anda
enerji parkı kurduk, orada bir tane örneği var ve orada köfte
pişirdik, çay demledik, pilav pişirdik orada güneş enerjisiyle…
Meydana koyuyorsunuz bunu. Şu çapta bir güneş sobası bu. Güneş
enerjisini alıyor, belli bir noktaya odaklıyor. Bir de oraya bir
sacayağı koyuyorsunuz, tencerenizi de koyuyorsunuz, güneş enerjisi
olduğu sürece sıcak suyunuzu da alıyorsunuz. İster banyo yapın,
ister yemek yapın. Bunlar da güneş enerjisinde kullandığımız
kaynaklar. 100 tane… Fiyatını da söyleyeyim, 300 YTL. Almak isteyene
de, şimdi, hemen burada pazarlayabiliriz.
Yani, böyle şeyler
yapıyoruz; ama, dediğim gibi biz bunları anlatmayı beceremediğimiz
için, yaptığımız işleri söze çevirmekte zorluk çekiyoruz. Sözü işe
çeviriyoruz da, işi söze çevirmekte biraz zorluk çekiyoruz. Bunlar
da…
YAHYA AKMAN
(Şanlıurfa) - Sayın Bakanım, Şanlıurfa'da falan… Çok güzel yani…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Şanlıurfa'da
verebiliriz… Yani, şöyle bir düşünce var, mesela, Erzurum'a herkes
soğuk diyor. Doğru, soğuk; ama, güneş enerjisi bakımından da yılda
200 gün güneş var, bulutsuz. Soğuk olması önemli değil, güneşin
olması önemli. Mesela, güneşli ısıtıcılar bakımından Erzurum ideal
bir yer ve bu noktada da, Türkiye'de güneş kolektörleri konusunda,
biz, Avrupa'da birinci durumdayız. Yani, bunu da memnuniyetle ifade
edip, bunu da gene milletvekilimizin dikkatine sunuyorum.
Yani, kısacası, güzel
şeyler yapıyoruz. Yani, bu yaptığımız çalışmalar içinde, mesela,
rüzgârla ilgili olarak, halihazırda 21,2 megavatlık kurulu güç
işletmede. Bunun yanında toplam 1 460 megavatlık kurulu güce sahip
39 proje için lisans alınmış. 2 750 megavatlık başvuru da
değerlendirme aşamasında; bu, elektrik üretmek üzere rüzgârda.
Onun dışında,
jeotermal enerjiyle ilgili rakam vereyim. Burada da, biz, Avrupa'da
birinciyiz, dünyada yedinciyiz jeotermalde ve bunun da 200 derece
alt sıcaklık sınırı kabul edilen toplam 1 000 dolayında sıcak ve
mineralli su kaynağının varlığıyla ülkemiz Avrupa'da birinci
durumdadır. Haritasını çıkardık…
HAKKI ÜLKÜ (İzmir) -
Su akar Türk bakar; o da var ne yazık ki!
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Bakmıyoruz şimdi
sayın milletvekilim, bakmıyoruz; yani, bu, memnuniyet verici bir
şey.
HAKKI ÜLKÜ (İzmir) -
Yasası yok efendim, daha yasası yok!
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - En azından biz
bakmıyoruz; yani, bakın…
HAKKI ÜLKÜ (İzmir) -
Jeotermalin yasası yok!
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Yok, jeotermal yasa
tasarısını gönderdik buraya. Dolayısıyla, yasalaşacak.
Yenilenebilir enerjiyi
çıkardık biliyorsunuz, petrol piyasasını çıkardık, diğerlerini
çıkardık; fakat, doğalgazı tartışmaktan bunları ifade edemiyoruz.
Doğalgazda da size şunu tekrar söyleyeyim; doğalgazda, biz, Mavi
Akım dahil hepsini düşürdük; hem miktarını düşürdük hem fiyatını
düşürdük; fakat, bilip de bilmezlikten gelenler, anlayıp da
anlamazlıktan gelenler, menfaatına dokunanlar veya işbirliği halinde
bazı şeylerle olanlar, bunu, maalesef, bu kadar basın toplantısı
yaptığım halde, bu kadar açıkladığım halde, anlamamaktan veya
anlamaz görünmekten demek ki bir şey umuyorlar ve biz, burada, arı
kovanına çomak sokmadık sadece, arı kovanını aldık, baş aşağı
çevirdik.
Bakınız, bu
doğalgazda, bunu bilin; yani, bunu, lütfen… Ben size diyorum; bunu
ben size saatlerce anlatmaya hazırım; bunları düzelttik biz. Eğer
bunları düzeltmemiş olsaydık, bu indirimleri almamış olsaydık, şu
artan petrol fiyatları karşısında halimiz duman olurdu. Bakın, neler
yapılmış,
5
bakın… Biz,
kucağımızda bulunan bir çocuğun hesabını veriyoruz. Bazen bu çocuk
elimizi de ıslatıyor, bunu da temizliyoruz; fakat, size şunu
söyleyeyim; Rusya'dan aldığımız gazı…
BAŞKAN - Sayın Bakan,
mikrofona doğru konuşun ve Genel Kurula…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Evet, tamam. Şöyle
söyleyeyim; sayın milletvekilim söz attığı için söylüyorum.
BAŞKAN - Şöyle tüm
Genel Kurulu karşınıza alarak, mikrofona…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Tamam Sayın
Başkanım.
Şimdi, burada, daha
evvelden, bu doğalgazın parasını fındık, fıstıkla, narenciyeyle,
mühendislik hizmetleriyle ödüyormuşuz. Offseti kaldırmışlar, offset
kalkmış. Yani, bu doğalgazın parasını, biz, kendi ürünlerimizle ve
hizmetlerimizle ödüyormuşuz, bu kalkmış. Onun dışında "al ya da öde"
diye bahsettiğimiz miktarı güzel güzel ödemişiz; ama, karşı taraf
eksik verdiği zaman, hesabını sormamışız. Bugün, doğalgazda içinde
bulunduğumuz durumun sebebi budur.
Şimdi, biz, bu gazın
parasını ödüyoruz; bunun da üzerimizdeki 40 milyar metreküplük
kısmını sildirdik. Sildirdiğimiz için de üzerimizden bu yük kalktığı
için, biz, kömür ve su santrallarına ağırlık verdik. Bugün, mesela,
biz, şu doğalgaz sıkıntısından dolayı, İran'ın ve batıdan, Rusya'dan
gelen gazın, Ukrayna üzerinden gelen gazın 20 000 000 metreküpünü
elektrik üretmekte kullanırken, bunu durdurduk, bunun yerine kömür
santrallarına, barajlara ağırlık verdik. Bu, bizim başarımızdır.
Biz, bu krizi yönettik.
MEHMET IŞIK (Giresun)
- Doğalgazı kaça alıyoruz Sayın Bakan?
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Doğalgazda da… Sayın
Başkan, sizlere de ifade edeyim. Bakınız, bunun karşılığında,
anlaşmaya madde koymamışlar. Yani, eksik ödenirse veya gaz gelmezse
veya kötü kompozisyonda gelirse, karşılığında hiçbir şey almamışız,
bu iki.
Üçüncüsü, farklı
fiyatlardan almışız, pahalı almışız. Bunun fiyatlarını düşürdük,
Mavi Akım dahil. Mavi Akımı yükseltmedik; fakat, menfaatına
dokunanlar "arttı" diyorlar. Bunun rakamlarıyla beraber ispatını
yaptık. Biz, düzeltilmiş formüldeki fiyatı üçünde birden aşağıya
çekerek, büyük bir avantaj sağladık; ama, bunu yaptığımız zaman,
bunu yaptığımız için…
MEHMET IŞIK (Giresun)
- Kaça alıyoruz Sayın Bakan?
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Bakınız, burada da
şunu ifade edeyim: Bu anlaşmaların fiyatını açıkladığımız zaman… Şu
anda, biz, İran'la tahkim halindeyiz.
MEHMET IŞIK (Giresun)
- Rusya açıklıyor!..
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Hayır, hayır… Bakın,
bakın… Ama, sözüme lütfen dikkat edin.
İran'la tahkim
halindeyiz. Fiyatımızı söylediğimiz zaman, ondan indirim almak için,
biz uğraşıyoruz. Öbürünü açıkladığımız zaman, bu sefer Ruslardan
alamama durumumuz var; ama, ben, gelin, sizin kulağınıza bunu
fısıldayayım, söyleyeyim. Yani, milletten de sakladığımız için
değil. Bunu, zamanında, yapanlar gizli yapmış; hesabı onlara sorun.
Hesabı onlara sorun, deyin ki…
İSMET ATALAY
(İstanbul) - Onlar yargılanıyorlar…
MEHMET IŞIK (Giresun)
- Onlar hesabını verdiler…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Offsetle bunun
parası fındık, fıstıkla, narenciyeyle, gıda maddeleriyle ödenirken,
niye bunu siz affettiniz, kaldırdınız diye, bunun hesabını onlara
sorun,bana sormayın. Biz bunu düzeltmeye çalışıyoruz.
HALİL ÜNLÜTEPE
(Afyon)- Siz sorumlusunuz; sorumlu bakan sizsiniz.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla)- İkinci olarak; eksik
geldiği zaman, işte şu anda biz İran'a, Rusya'ya "gaz ver bize"
diyoruz. Halbuki, mukavelede olsaydı ben onun hesabını soracaktım.
Bunu niye koymadılar diye sorun. Turusgaz'ın hesabını sorun. Ben
sizden bir defa dahi "Turusgaz" lafını duymadım. "Turusgaz" lafını
hiç konuşmuyorsunuz. Sadece aldığımız gaz Mavi Akım mı?! Niye
Turusgaz'ı söylemiyorsunuz?
Bakınız, ben size
Turusgaz'la ilgili bir şey anlatayım, şöyle bir izah edeyim. Şimdi
şu boru. Şurası Türk-Bulgar sınırı. Bulgaristan'tan gaz geliyor.
Buradan geçiyor, buradan Türkiye'ye giriyor. 6 milyar metreküp gaz
zaten bu borudan geliyor. 6 milyar metreküp. 8 için daha anlaşma
yapılmış. Aynı gaz zaten bu borudan geçiyor. 8'i de ilave etmişler.
Aynı borudan basınçla geliyor zaten. Fakat, bir şirket kurmuşlar,
güya şuradan alıyor, buraya veriyor. 1,7 milyar dolar ilave yapıyor.
10'la 12 dolar fiyat farkı. Bunun hesabını sorun. (CHP sıralarından
"Sen sor" sesleri)
İSMET ATALAY
(İstanbul)- Sen sor!
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla)- Bunun hesabını ben
soruyorum zaten. Sorduğum için ben bu firmayı ortadan kaldırdım. 1,7
milyar dolarlık farkı da kaldırdım.
6
İSMET ATALAY
(İstanbul)- Yapan yetkililere de sorun.
BAŞKAN- Müdahale
etmeyin.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla)- Bakınız, teşekkür de
beklemiyoruz. Biz zaten görevimizi yaptık. Biz yolsuzlukla,
usulsüzlükle zaten uğraşıyoruz. Zaten bunun hesabını sormak üzere
geldik. Bunu yapıyoruz. Fakat, siz bize bunun hesabını soruyorsunuz.
Ben bunu anlayamıyorum. En başarılı işimizi size anlatamamaktan
dolayı ben sıkıntı çekiyorum. Bunu anlatamıyorum. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
ATİLLA KART (Konya)-
Gizliliği sürdürüyorsunuz.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla)- Yani, biz bundan
dolayı fiyatları düşürdük, bundan dolayı elektriğin fiyatını
düşürdük. Nerede görülmüş üç seneden fazladır elektrik fiyatı sabit
kalacak, hatta, düşecek?! Nerede görülmüş bu?! Her bir aileye günde
5 ekmek demektir bu. Bu sosyal destek yerine de geçebilir. Biz
bunları yaptık. Yani, her normal vatandaşın yapması gereken ödevimi
yaptım ben. Ama, ben bir de burada hesap veriyorum. Yani, bu hiç
görülmemiş bir şey.
HALİL ÜNLÜTEPE
(Afyon)- Görev yapanlar hesap verir Sayın Bakan.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla)- Ben bunu basında
açıkladım, basın toplantısı yaptım; ayrıca, açıklamalarını yaptım.
Fakat, basında da enteresan bir şey… Toplam 54 köşe yazarından bana
hücum edildi aynı anda. Bu reva mıdır yani?! Hakkaniyet açısından,
dürüstlük açısından bu reva mıdır?!
Ben sayın liderlere
bunu açıklayayım diyorum. Bir sürü rakamlar üşüşüyor. 10 milyar
dolar zarar etmiş, 7 milyar dolara ulaşmış, işte 2 milyar dolar…
Rakamlar da birbirini tutmuyor. Ya bunun aslını öğrenin, aslını
anlatayım size ya da konuşmayın;yani, bu milletin kafasını
karıştırmayın. Bakın, doğruluk konusunda hep beraber olalım.
Doğruluk konusunda, dürüstlük konusunda hep beraber olalım. Ben
sizin bu şekildeki desteklerinizi gördüm, bundan dolayı size
teşekkür ederim.
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Sayın Bakan, kürsüdesiniz, lütfen anlatın. Niye
anlatmıyorsunuz Sayın Bakan?
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - İşte anlatıyorum…
Hepsini anlatıyorum, hepsi açık.
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Bütün hesapları açın. Niye liderlere söylüyorsunuz? Biz
milletvekiliyiz, öğrenmek istiyoruz. Anlatın Lütfen…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Ben bir partinin
avukatına açıklamalarını gönderdim. Halbuki, bakın…
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Açıklayın… Şu an açıklayın…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - İşte şu anda da
açıklıyorum. Yaptığım açıklama değil mi!
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Açıklayın Sayın Bakan, açıklayın.
BAŞKAN - Lütfen
dinleyelim arkadaşlar.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Şu an yaptığım
açıklama değil mi? Bakınız, bunları size açıklıyorum.
BAŞKAN - Sayın Bakan,
Sayın Bakan, siz Genel Kurula hitap edin.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Sayın Başkanım, hep
oradan geliyor cevap.
Memnuniyetle; ben bunu
sabaha kadar da anlatırım; çünkü, yaptığımız doğru.
Sayın Başkanım, çok
kişinin bu noktada kafası karışık. Basın, günlerce bu noktada yayın
yaptı, televizyon kanalları yayın yaptı. Ben size burada doğrusunu
anlatıyorum. Doğrusunu zaten… Eğer ben size yanlış söylüyorsam, ben
bunun sonucuna katlanmaya da hazırım. Çünkü ben bu konuyu üstelik de
biliyorum; yani, iyi bir ekiple çalıştık, onbir ay bunun
tartışmasını yaptık. Bu tartışmalar içinde belli diplomasiler
kullandık, belli millî menfaatlarımız açısından belli hassas
noktalar vardı. Bunu biz bütün detayıyla yaptık; fakat, bunun şöyle
bir kötü yansıması da oldu. Şimdi her konuya siz yolsuzluk gözüyle,
bilmem ne gözüyle bakınca, insanın yanlış yapma hakkı da vardır ki,
biz yanlış da yapmıyoruz. Bizim şu anda bürokratlarımızın çoğu imza
atmaktan korkuyor, her konuya yolsuzluk gözüyle baktığınız için.
Halbuki biz bu noktada, hem ülkemizi kâra geçirdik, hem rahatlattık,
hem de yerli kaynaklarımıza, kullanılmak üzere imkân sağladık, kömür
ve barajlarımızı. Bakınız, bu konuyu şöyle lütfen inceleyin; sadece
olaya Mavi Akım, Turusgaz gözüyle bakmayın, doğalgaz politikası
olarak bakın. Bu doğalgazda, belli bir yılda, artışlar birden
zıplamış, ondan sonra devam etmiş. İşte bütün film, bütün fırıldak
orada olmuş, bütün numara orada olmuş. O artışı nasıl yedirelim
Türkiye'ye? Elektrik santrallarıyla yedirmişler. Elektrik
santrallarında da al ya da öde var. Sadece doğalgazda al ya da öde
yok, elektrik santrallarında da al ya da öde var. Yani, öyle bir şey
ki; hava kurak geçse para ödüyorsunuz, doğalgaz gelmezse para
ödüyorsunuz, kesilse para ödüyorsunuz, karşı taraf vermezse parasını
ödüyorsunuz, ürettiği elektriği almazsa parasını ödüyorsunuz; böyle
bir şey olmaz. Hepsi aynı
7
zamanda olmuş.
Bakınız, o dediğim, biraz önce anlattığım 10-12 dolarlık fark da
dahil, bu santralların kuruluşu da dahil, barajların engellenmesi de
dahil, kömür santrlarının engellenmesi de dahil hep aynı zamana
rastlıyor. Lütfen, ne olur… Bakın, bunu, size, tekrar tekrar
istirham ediyorum; yani bunu, parti farkı gözetmeden, siyaset farkı
gözetmeden gelin, bunun üzerine bir millî bir mesele olarak
eğilelim. Ama, sadece -isim vermeyeyim ama- belli yerlerden itiraz
gelince, insan üzülüyor doğrusunu söylemek gerekirse. Biz, bununla
ilgili bütün açıklamaları yaptık; yani, gerçekten hassas bir konu.
Öyle yapılmış ki, barajların önü kesilmesi üzerine yazı yazılmış ve
buna süre vermişler, 2002'ye kadar yapılmadığı takdirde diğerlerine
ağırlık verecek diye. Zaten, baraj, en az dört-beş yılda yapılıyor,
beş-altı yılda yapılıyor. Bu kadar kısa zamanda yapılacak sadece
doğalgaz santralıdır. Şimdi de, şu anda barajlara ağırlık verdik.
İşte, biraz önce söylediğim jeotermal enerjiye, hidroelektrik
enerjiye, yenilenebilir enerjiye ağırlık verdik; ama, Meclisin de
belli bir temposu var, belli bir çalışma şeyi var…
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Biz istedik… Bir sene bekledik…
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Haklısınız…
Biliyorum, ben sizin hassasiyetinizi biliyorum ve zaten Maden Kanunu
da dahil, çok konuda bana destek oldunuz; ben, size teşekkür
borçluyum. Aynı konuyu, şu doğalgaz meselesinde ve diğer enerji
konularında da yapalım. Ben, bir parti farkı şunu bunu görmüyorum,
hassasiyetinizi de biliyorum. Şu anda yapmamız gereken şey, bizim,
şu dışa bağımlılığımızı azaltmak. Bakınız, biz, 1987 yılında
doğalgazla tanışmışız, yaklaşık yirmi sene olmuş. Bu yirmi sene
içinde bir defa, depo yapılmamış. Bakınız, bu kadar gazı getiren
deposunu düşünmemiş. Biz gelir gelmez Silivri'de, içinden gazı
alınmış 1,6 milyar metreküplük hacmi doğalgaz deposu yapmak üzere
hemen yatırımına başladık, haziran ayında, inşallah, bitecek bu,
eğer ters bir şey olmazsa. En azından önümüzdeki yıl sıkıntıya
uğramayacağız, birincisi bu.
İkincisi, Tuz Gölü
var…
BAŞKAN - Sayın Bakan,
süreniz dolmak üzere, size kolaylık olsun diye söylüyorum,
toparlamaya çalışınız.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Haklısınız Sayın
Başkanım.
Bir de Tuz Gölü'nü
söyleyeyim: Tuz Gölü deposu, 2001 yılında, maalesef, yapılan
mukavelelerde bir anlaşmazlık çıktığı için mahkemelik olmuş, oraya
da bir madde düşmüşler "2004'e kadar elinizi süremeyeceksiniz" diye;
biz bunun muhataplarıyla oturduk, anlaştık ve biz daha önceki bir
tarihte başladık; projeleri belli bir şekle geldi mühendislik
projeleri belirli bir noktaya geldi…
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Süratli bir şekilde
gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Tabiî, bu, zaman alacak bir çalışma.
Tuz Gölünün altındaki tuz donları eritilecek -700 metre derinlikte-
Hirfanlı'dan su getireceğiz eriyecek, ondan sonra, o tuzlu suyu Tuz
Gölüne boşaltacağız, boşluğa da doğalgaz basılacak; yani, bu zaman
alacak bir çalışma.
Kısacası, bizim en
önemli problemimiz arz güvenliği. Bence, sunî gündemlerle tartışmak
yerine, enerjide arz güvenliğini konuşalım…
HAKKI ÜLKÜ (İzmir) -
Kapalı oturum yapalım Sayın Bakan.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Bunu konuşalım…
Biz istiyoruz ki, bunu
da birlikte görüşelim; bu bizim millî meselemiz, bekamızla ilgili
bir mesele; yani, bu, bir siyasî çekişme, çatışma konusu değil. Biz,
bu konuda elimizden geleni ve gerçekten görevimizi yaptığımıza
inanıyoruz ve biz, bunun, kırk defa hesabını çek ettik,
kazançlarımızı çek ettik; ama, öyle bir hale geldi ki, neredeyse,
biz vatan haini olduk, biz şöyle yaptık, böyle yaptık, zarara
uğrattık; ben de şaşıyorum; yani, ne yapmışız ne etmişiz diye.
Yaptığımız çalışmalar
gayet açık ve net. Bunun dışında da, eğer, herhangi bir milletvekili
arkadaşım, hatta beni dinleyen vatandaşlarımdan herhangi bir tanesi
müracaat ettiği takdirde, bunu, onlara da detayıyla anlatmaya da
hazırım; çünkü, bu nokta gerçekten üzerinde durulması gereken bir
şey ve çok mükemmel hazırlanmış bir düzen bu, bunu da özellikle
bilesiniz.
BAŞKAN - Sayın Bakan,
bu konular uzun sürecek; ama, Millî Eğitim Bakanı da tasarısının
görüşülmesi için bekliyor.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Haklısınız, tamam
Sayın Başkan.
BAŞKAN -Siz sürenizi
bayağı aştınız, toparlayın lütfen.
ENERJİ VE TABİÎ
KAYNAKLAR BAKANI MEHMET HİLMİ GÜLER (Devamla) - Haklısınız…
Yeri geldi diye
söylüyorum; çünkü, bu, zaman zaman söz konusu olduğu, Sayın Hakkı
Ülkü Bey de belli şeylerden bahsettiği ve bunu da bir fırsat kabul
ettiğim için teşekkür ediyorum kendisine.
Hepinize saygılar
sunarım. (AK Parti sarılarından alkışlar)
8
BAŞKAN - Gündemdışı
üçüncü söz, Ermeni terörü ve Misakımillî hakkında söz isteyen, İzmir
Milletvekili Hakkı Akalın'a aittir.
Buyurun Sayın Akalın.
(CHP sıralarından alkışlar)
HAKKI AKALIN (İzmir) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yarın ve ondan sonraki gün
yeniden hatırlayacağımız iki olay, Misakımilli'nin kabulü ve Ermeni
terörü konularında görüşlerimizi açıklamak için söz almış
bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Osmanlı Devletinin son
döneminde ayrılıkçı Ermeni milliyetçileri ayaklanmışlar, başarılı
olamayınca teröre yönelmişlerdi. 1896'da Galata'daki Osmanlı
Bankasını basarak pek çok masum insanı katlettikten sonra, 1905
yılında Padişah Abdülhamit'e suikast düzenleyerek, 26 kişinin can
vermesine neden olmuşlardı. Cinayetler bunlarla sınırlı kalmamış,
1921-1922 yıllarında eski Sadrazam Talat Paşayı Berlin'de, eski
Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşayı Roma'da, İttihat ve Terakkiden
Dr. Bahattin Şakir ve Cemal Azmi Beyleri Berlin'de, eski Bahriye
Nazırı ve Ordu Komutanı Cemal Paşa ile yaverleri Binbaşı Nusret ve
Teğmen Süreyya Beyleri Tiflis'te katletmişler; 1922-1923'te Lozan'da
İsmet Paşaya, daha sonra Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'e suikast
planlamışlardı.
Ulusça bu cinayetleri
pek hatırlamıyorduk, açıkçası unutmuştuk. Terörü kuşaktan kuşağa
taşıyan Ermeni teröristler, uzun bir süre uykuya yattıktan sonra 27
Ocak 1973'te seri cinayetlere yeniden başladılar. 1973-1984 yılları
arasında 42 diplomatımızı ve ayrıca pek çok masum insanı
katlettiler. Önceki ve bugünkü Ermenistan bu cinayetlerden
sorumludur. Katillerin bir kısmını halen topraklarında barındırıp
Koruyan Ermenistan, bu katilleri Türkiye'ye teslim edip,
şehitlerimiz için Türkiye'den özür dilemelidir. Dışişleri
Bakanlığımızın bu seçkin evlatları, vatan için şehit oldular, Türk
oldukları, devletimizi temsil ettikleri için öldürüldüler. Biz, bu
cinayetlerin hepsini bir kenara yazdık, hiç unutmayacağız. Ermeni
teröristlerin katlettiği bütün şehitlerimizin aziz hatıraları önünde
saygıyla eğiliyorum.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; iki gün sonra Misakımillînin kabulünü kutlayacağız.
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün taslağını hazırladığı ulusal ant,
Anadolu hareketinin alevi üzerine 12 Ocak 1920'de toplanan son
Osmanlı meclisi mebusanında görüşülerek 28 Ocakta gizli oturumda
oybirliğiyle kabul edilmiş, 17 Şubatta dünya kamuoyuna ilan
edilmiştir, daha sonra Ankara hükümeti ve Meclisin ulusal tezi
olmuştur. Ulusal kurtuluş mücadelesi, tam bağımsızlık, ulusal
egemenlik ve Misakımillî temelinde yürütülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, ulusal sınırlar içinde bir ulus devlet olarak kurulmuştur.
Kanla çizilen bu sınırlar, Misakımillî ile belirlenen vatan
topraklarının bütününü ifade eder. Osmanlı yıkılırken, esaret
altında ulusal iradeyi temsilen milletvekillerinin ortaya koyduğu
Misakımillî, o günün bağımsızlık bildirgesidir. Bugün bizim
namusumuzdur, şerefimizdir.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; Ermenistan, terörle sözde Ermeni soykırımını
dünyaya tanıtma, Türkiye'ye bunu baskıyla kabul ettirme, sonra
tazminat ve sonunda Türkiye'den toprak elde etme şeklinde bir
strateji uyguluyor. 4 000 000 kilometrekare olan vatan toprakları,
sonunda 770 000 kilometrekareye inmiştir. Egemenliğimiz ve
bağımsızlığımız için bu ağır toprak kaybına razı olduk. Bu kürsüden
çok söylendi, bir kez daha tekrarlıyorum: Bu ulusun kimseye verecek
bir karış toprağı yoktur. Kanımızla koruduğumuz bu son vatan
topraklarının 1 santimetrekaresini bile kimseye vermeyiz,
vermeyeceğiz.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım
lütfen Hakkı Bey.
HAKKI AKALIN (Devamla)
- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugünlerde içeriden,
dışarıdan birileri Lozan'ı ve ulusal sınırlarımızı tartışmak
istiyor. Yaşadığımız ihanetleri, zilleti ve acıları unutmayalım.
Ulusal kurtuluş mücadelesinde olduğu gibi yürek yüreğe verelim, kol
kola girelim. Süleymaniye'de kafamıza geçirilen çuvalı çıkaralım ve
ulus için, vatan için bağımsızlık için hep beraber ayağa kalkalım.
Saygılar. (SHP, CHP ve
Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Hükümet
adına, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik, biraz önceki
gündemdışı konuşma hakkında söz istedi.
Buyurun Sayın Çelik.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin
saygıdeğer üyeleri; İzmir Milletvekili Sayın Hakkı Akalın'ın iki gün
sonra Misakımillinin
9
kabul edilişinin
yıldönümü olması münasebetiyle yapmış olduğu gündemdışı konuşmaya
hükümet adına cevap vermek üzere söz almış bulunuyorum; Yüce
Heyetinizi saygılarımla selamlıyorum.
Değerli
milletvekilleri, bildiğiniz gibi, biz, Ermenilerle birlikte
asırlarca huzur ve barış içerisinde yaşadık ve İstanbul'un fethiyle
beraber, bildiğiniz gibi, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'da yaşayan
bütün gayrimüslimlere tam anlamıyla özgürlük tanıdığı gibi,
bahşettiği gibi Bursa'da bulunan Ermeni Piskoposu Hovakim'i
İstanbul'a getirerek bizzat Ermeni Patrikhanesini Fatih Sultan
Mehmet kendisi kurdurmuştur.
Daha sonraki yıllarda,
asırlarda, Ermeniler, Osmanlı toplumu içerisinde, kendi dinlerini,
kendi kültürlerini çok hür bir şekilde yaşadılar ve Osmanlı
bürokrasisinde de çok önemli noktalara geldiler. Mimarbaşı koltuğuna
oturan birçok Ermeni var. Balkan Savaşları devam ettiği zaman
-bakın, burayı özellikle belirtiyorum- Balkan Savaşları devam ettiği
sırada, bizim Dışişleri Bakanımız Noradonkyan Paşaydı, Ermeni asıllı
Osmanlı vatandaşı Noradonkyan Paşaydı.
Bu, böyle devam
ederken, 1890'lı yıllardan itibaren özellikle bazı ayrılıkçı Ermeni
komitelerinin kurulmasından sonra, Hınçak ve Taşnaksutyun
Cemiyetlerinin kurulmasıyla birlikte, bu millet içerisinde, bu
insanlar arasında da, özellikle Osmanlı Devletine karşı isyanı
teşvik eden, Osmanlı Devletine karşı bölünmeyi teşvik eden bazı
hareketler başgösterdi. Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla
birlikte, Osmanlı Devleti, birçok cephede zorlu bir savaş
içerisindeyken, bu ayrılıkçı örgütler, bunu fırsat bilerek, sivil
halka karşı çok ciddî katliamlara giriştiler.
Bildiğiniz gibi,
Osmanlı Devleti, gerek Birinci Meşrutiyetin ilanından sonra oluşan
Mebusan Meclisinde gerekse İkinci Meşrutiyetin ilanıyla birlikte
oluşan Osmanlı Mebusan Meclisinde bütün unsurlara yer verdiği gibi,
Ermeni vatandaşlara, Ermeni temsilcilerine de yer vermişti ve
onların o zamanki Mecliste, Osmanlı Mebusan Meclisinde temsilcileri
vardı.
1860'lı yıllardan
itibaren, bakın, İstanbul'da, 1867'de, 16 adet Ermenice gazete
çıkıyordu; Ermeni harfleriyle Türkçe çıkan gazeteler vardı ve yine,
Ermeni harfleriyle Ermenice yayınlanan gazeteler vardı. Okulları
vardı. Her şey normal giderken, dediğim gibi, bu bölücü unsurların
devreye girmesiyle birlikte, özellikle 1789 Fransız İhtilalinden
sonra bütün Avrupa'yı saran, bütün dünyayı saran bu
selfdeterminasyon dediğimiz "kendi kaderini kendin belirle"
parolasıyla, onlar da milliyetçi akımlara teveccüh gösterdiler ve
onlar da ayrılıkçı eğilimler içerisine, maalesef, girdiler.
Şüphesiz ki, o günkü
zamanlarda da, Osmanlı Devletine bağlı olan, o bütünlük içerisinde
yer alan ve sadakatini sonuna kadar sürdüren Ermeni vatandaşlar
vardı; ama, bunun karşısında "Osmanlı Devletine sadıksınız" diye
onları kesinlikle taciz eden, hatta, onlara suikastlar düzenleyen
komiteler vardı.
1915'le birlikte… 1915
yılı bu iş için bir dönüm noktası olmuştur. Osmanlı Devletinin o
günkü şartlarda gerekli görmesi üzerine uygulanan tehcire engel
olmak isteyen Ermeni komiteleri ile Osmanlı kuvvetleri arasında
çıkan çatışmalar esnasında, gerek Osmanlı Müslim unsurundan gerekse
Ermenilerden birçok insanın öldüğü bilinmektedir. Ancak, değerli
milletvekilleri, bütün dünyanın bilmesi gereken, herkesin bilmesi
gereken şey şudur: Bugün, Ermeni diasporası tarafından; ama,
üzülerek ifade ediyorum, aynı zamanda komşumuz Ermenistan
tarafından, bunlar, bütün dünyaya bir soykırım olarak takdim
edilmektedir, Türklerin Ermenilere uyguladığı soykırım olarak bütün
dünyaya anlatılmaya, bütün dünya parlamentolarından bu konuda
kararlar çıkarılmaya çalışılmaktadır. Hattı zatında, şüphesiz ki, o
gün dediğim gibi, Müslüman unsurdan ölen birçok insan olduğu gibi,
savaş şartlarında, çatışma ortamında ölen Ermeniler de vardır;
ancak, bu öldürülen Ermeniler, Ermeni olduğu için, hassaten Ermeni
olduğu için öldürülmemiştir; asi olduğu için, saldırgan olduğu için
ve bölücü olduğu için öldürülmüştür; bunun, özellikle altının
çizilmesi gerekir. Bizim tarihimizde, bu manada, soykırım olarak
nitelenebilecek bir olay söz konusu değildir.
Birinci Dünya
Savaşının bitimiyle birlikte, biraz önce Sayın Akalın'ın da ifade
ettiği gibi, gerek Talat Paşa, Sait Halim Paşa, Bahattin Şakir,
Cemal Paşa, vesair olmak üzere, Osmanlı Devlet adamlarına karşı
maalesef, suikastlar düzenlediler. Daha sonra, Lozan'daki
müzakereler esnasında da, yine, bu iddialarını sürdürdüler, Doğu ve
Güneydoğu Anadolu'da kendileri için bir bölge talebinde, bir yer
talebinde bulundular; ancak, Lozan Anlaşmasıyla birlikte bu defter
kapanmıştır, Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlarımız "azınlık"
olarak kabul edilmiştir. O günden bu yana da, Lozan'ın kendilerine
tanıdığı imkanlardan hür bir şekilde yararlanmaktadırlar ve bizim
vatandaşlarımız olarak yaşamaktadırlar.
1973'ten sonra,
1973-1984 yılları arasında bizim özellikle, diplomatlarımıza yönelik
ASALA Terör Örgütünün düzenlemiş olduğu suikastlar, maalesef çok
dramatik bir boyut almıştır ve bütün Türk Milletini derinden
yaralamıştır; geriye birçok babasız çocuklar, eşsiz kadınlar
bırakmıştır ve bu, Türk tarihinde maalesef, ASALA Terör Örgütünün
gerçekleştirdiği adeta, müsebbip olduğu kara lekeler olarak yerini
almıştır.
Değerli
milletvekilleri, Sayın Başbakanımız defalarca çağrıda bulundu. Biz,
Türkiye olarak, uzun zamandır hep çağrıda bulunuyoruz ve "bizim
başımız dik, anlımız açık, yüzümüz ak, bütün
10
arşivlerimiz ortada.
Osmanlı'dan bize intikal eden bütün arşivlerimizi, Başbakanlık
Arşivlerini açtık, bütün dünyanın araştırmacıları, bütün dünyanın
tarihçileri buyurun araştırma yapın, eğer, soykırım anlamına
gelebilecek bir şey bulduysanız, onu getirin, bize de gösterin, bizi
de ikna edin" dedik; ama, bu arada Ermenistan da açsın. Özellikle,
bu konuyla ilgili olan bütün arşivler açılsın ve bu konuda son sözü
parlamentolar, siyasetçiler değil, tarihçiler söylesin, bilim
adamları söylesin. Bu çağrımızı sürdürüyoruz.
Değerli
milletvekilleri, bakın, bir başka problem -maalesef, komşumuz
Ermenistan'dan kaynaklanmaktadır- biz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti
olarak bütün komşularımızla yakın dostluk ilişkileri kurmak
istiyoruz, Ermenistan da buna dahildir. Ancak, Ermenistan'la
diplomatik ilişkilerimiz kesik vaziyettedir, diplomatik ilişki
aramızda mevcut değildir. Sebebi, yine, Ermenistan'ın bizatihi
kendisidir. Niçin; Ermenistan, 1921 yılında imzalanan Kars
Antlaşmasını kabul ettiğini resmen deklare etmekten kaçınmaktadır;
bu konuda, maalesef, kaçak güreşmektedir; bunu yapmaması gerekiyor.
Diasporanın iddiası
olan soykırıma, Ermenistan, devlet olarak sahip çıkmaktadır, destek
vermektedir; bunu, Ermenistan'ın yapmaması gerekiyor.
Misakımillî
sınırlarımızı, maalesef, Ermenistan resmen tanımadığı için ve Doğu
ve Güneydoğudaki topraklarımızda hâlâ iddiasını sürdürdüğü için,
onlarla bizim diplomatik münasebeti başlatmamız bu aşamada mümkün
görülmemektedir. Gerek Ermenistan anayasasında gerek Ermenistan
bağımsızlık bildirgesinde, yine, bu iddialara yer verilmektedir ve
Ermenistan, devlet armasında Ağrı Dağını bir sembol olarak
kullanmaktadır. Bütün bunları topladığınız zaman, bir araya
getirdiğiniz zaman, bizim Ermenistan'la, bunlar giderilmedikçe,
diplomatik münasebet kurmamız çok zor görülmektedir.
Ayrıca, bildiğiniz
gibi, Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si şu anda Ermenistan'ın
işgali altındadır. Ümit ediyoruz ki, Minsk süreci devam eder, önce
Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki bu problem ortadan kaldırılır,
bu iki ülke arasındaki problemler biter ve Ermenistan, biraz önce
sıraladığım bu iddialarından vazgeçer ve biz de, Ermenistan'la
olması gereken komşuluk münasebetlerimizi sürdürürüz.
Değerli
milletvekilleri, Türkiye birçok iyi niyet girişiminde bulunmuştur.
Bildiğiniz gibi, Karadeniz Ekonomik İşbirliğine Ermenistan'ın dahil
edilmesi, yine, Türkiye'nin rıza göstermesiyle olmuştur. Şu anda
Erivan-İstanbul, İstanbul-Erivan arasında, yaz aylarında
Erivan-Antalya arasında charter seferleri düzenli olarak
yapılmaktadır ve Türkiye buna müsaade etmektedir.
Özellikle uluslararası
havayollarının Türk hava sahasını kullanarak Ermenistan'a yapmış
oldukları seferler Türk hükümeti tarafından engellenmemektedir.
Bildiğiniz gibi, geçmişte, arada bunca yaşanan probleme rağmen,
Türkiye'den Ermenistan'a insanî yardımlar yapılmıştır ve bütün
bunlar kamuoyumuz tarafından bilinmektedir.
Değerli arkadaşlarım,
özellikle bu soykırım iddiasıyla ilgili bir iki hususu yine
belirterek huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum. Hep şu iddia edilir:
Osmanlı Devleti Ermenilere soykırım uyguladı.
Değerli arkadaşlarım,
Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Yavuz Sultan Selim döneminde,
eğer, Türkiye'nin böyle bir arzusu olsaydı, eğer Türkiye böyle bir
şeyi aklından bile geçirseydi, böyle bir şey yapsaydı, o günkü
dünyada "bunu niçin yapıyorsunuz" diyebilecek bir güç yoktu. Eğer,
düşmanınızı gerçekten düşman belleyip onu imha etmek isterseniz, en
zor zamanınızda, en zayıf zamanınızda değil, en güçlü zamanınızda
bunu yaparsınız. Kaldı ki, tekrar, özellikle altını çizmek
istiyorum, böyle bir şey, böyle bir kara leke, asla ve kata, bizim
tarihimizde mevcut değildir.
Bu konuda, bu konu
üzerine kitap yazmış bir arkadaşınız olarak söylüyorum; bizim
tarihimizde, soykırım anlamına gelebilecek kesinlikle bir iz
bulamazsınız. Biz, en kötü zamanımızda, 7 cephede, 9 cephede
savaşırken, bütün içerideki birliklerimiz, hatta redif birlikleri,
hatta milisler bile cephelere sevk edilirken, biz, Ermenilere karşı
kalkıp soykırım uygulamışız şeklinde bir iddiaya, gerçekten bir
suçlamaya muhatap olmamız hakkaniyetle bağdaşan bir olay asla
değildir.
Eğer, tarihin
derinliklerinde, insanlar yaşadıkları topraklara geri dönme
iddiasında bulunulurlarsa veya oralara sahip çıkma iddiasında
bulunurlarsa, bugün için bu da çok komik bir iddia olur. O zaman, en
başta Amerika Kıtasını ve Avustralya Kıtasını boşaltmamız lazım.
Bugün, artık
-gerçekten, sınırlarıyla yetinmeyen bazı ülkelerin tavırları bir
yana bırakılırsa- dünya haritası şekillenmiştir. Biz, misakımillî
sınırlarının sahibiyiz. Biraz önce değerli milletvekilimizin de
ifade ettiği gibi, misakımillî sınırları içerisinde olan
topraklarımızdan bir karışının bile tartışma konusu yapılmasını,
bizim, Parlamento olarak, hükümet olarak, millet olarak tartışma
konusu yapmamız söz konusu değildir.
Ben, bu vesileyle,
özellikle bütün bu terör olayları esnasında, gerek Osmanlı
dönemindeki terör olayları esnasında hayatını kaybeden, şehit olan
insanlarımıza gerekse Asala Ermeni terör örgütünün saldırıları
sonucu hayatını kaybeden diplomatlarımıza bir kez daha Allah'tan
rahmet diliyorum, onların hayatta olan yakınlarına başsağlığı, sabır
diliyorum. Misakımilli sınırlarına sahip
11
olduğumuzu, millet
olarak, Parlamento olarak, hükümet olarak bu konuda duyarlı
olduğumuzu bir kez daha ifade etmek istiyorum ve Ermeni diasporası
ile Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlarımızı, özellikle Türkiye
aleyhinde faaliyet gösteren diaspora ile Türkiye'de yaşayan, bizim
vatandaşlarımız olan ve bizimle huzur ve barış içerisinde yaşayan
Ermeni vatandaşlarımızı kesinlikle ayırdığımızı da altını çizerek
belirtmek istiyorum. O vatandaşların, bizim şu anda Türkiye'de
yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, kendi kilisesinde
ayinini yapan, kendi patrikhanesi tarafından dinî işleri organize
edilen, Lozan'da azınlık olarak kabul edilen, okulları olan,
gazetelerini çıkaran Ermeni vatandaşlarımızın da, Türkiye'de bizim
öz vatandaşlarımız olarak huzur ve barış içerisinde yaşadıklarını ve
bundan sonra da yaşayacaklarını ifade etmek istiyorum.
Bu vesileyle, bu
konuyu gündeme getirdiği için Sayın Akalın'a da teşekkür ediyorum.
Meclisi Mebusanın bütün değerli üyelerine rahmet diliyorum. Büyük
Atatürk'ü ve millî mücadeleyi gerçekleştiren bütün büyük insanları
huzurunuzda minnetle, rahmetle yâd ediyorum ve hepinize saygılar
sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Gündeme
geçiyoruz.
Başkanlığına Genel
Kurula diğer sunuşları vardır.
Bu sunuşları yapmadan
önce, Divan Kâtibi arkadaşımızın oturduğu yerden okuması hususunu
oylarınıza sunacağım.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Karar yetersayısının aranılmasını istiyoruz.
BAŞKAN - Şimdi, karar
yetersayısı arayarak oylama yapacağım.
Kabul edenler… Kabul
etmeyenler… Karar yetersayısı yoktur.
Birleşime 5 dakika ara
veriyorum.
Kapanma Saati: 16.17
İKİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 16.27
BAŞKAN: Başkanvekili
Ali DİNÇER
KÂTİP ÜYELER: Bayram
ÖZÇELİK (Burdur), Ahmet Gökhan SARIÇAM (Kırklareli)
- - - = - - -
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55 inci
Birleşiminin İkinci Oturumunu açıyorum.
Kâtip Üyenin
sunumlarını oturarak yapmasına ilişkin oylamada, karar yetersayısı
istenmişti; bulunamamıştı.
Şimdi, oylamayı
tekrarlayacağım ve karar yetersayısını arayacağım: Kabul edenler…
Kabul etmeyenler… Karar yetersayısı vardır; Kâtip Üyenin sunumunu
oturarak yapması kabul edilmiştir.
Başbakanlığın
Anayasanın 82 nci maddesine göre verilmiş bir tezkeresi vardır;
okutup, oylarınıza sunacağım:
Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına
Görüşmelerde bulunmak
üzere bir heyetle birlikte 2-11 Aralık 2005 tarihlerinde Yeni
Zelanda ve Avustralya'ya yaptığım resmî ziyarete ekli listede adları
yazılı milletvekillerinin de iştirak etmesi uygun görülmüş ve bu
konudaki Bakanlar Kurulunun kararının sureti ilişikte
gönderilmiştir.
Anayasanın 82 nci
maddesine göre gereğini arz ederim.
Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan
Liste:
Sait Açba
(Afyonkarahisar)
Mehmet Semerci (Aydın)
İsmail Özay
(Çanakkale)
Aziz Akgül
(Diyarbakır)
İlhan Albayrak
(İstanbul)
İsmet Atalay
(İstanbul)
Egemen Bağış
(İstanbul)
Dengir Mir Mehmet
Fırat (Mersin)
Şaban Dişli (Sakarya)
Mustafa Cumhur
(Trabzon)
BAŞKAN - Kabul
edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.
Gündemin "Kanun Tasarı
ve Teklifleri ile Komisyonlardan Gelen Diğer İşler" kısmına
geçiyoruz.
12
1.- Çanakkale
Milletvekilleri Mehmet Daniş ve İbrahim Köşdere'nin; Gelibolu
Yarımadası Tarihi Millî Parkı Kanununa Geçici Bir Madde Eklenmesine
Dair Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/212)(S.
Sayısı:305)
BAŞKAN- 1 inci sırada
yer alan kanun teklifinin geri alınan maddeleriyle ilgili komisyon
raporu gelmediğinden, teklifin görüşmelerini erteliyoruz.
BAŞKAN - Bazı Kamu
Alacaklılarının Tahsil ve Terkinine İlişkin Kanun Tasarısı ile Plan
ve Bütçe Komisyonu raporunun görüşmelerine kaldığımız yerden devam
edeceğiz
X-Bazı Kamu
Alacaklarının Tahsil ve Terkinine İlişkin Kanun Tasarısı ile Plan ve
Bütçe Komisyonu Raporu (1/1030) (S. Sayısı:904)
BAŞKAN - Komisyon?..
Yok.
Hükümet?.. Yok.
Ertelenmiştir.
Kamu Kurum ve
Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim Bakanlığına Devredilmesi
ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile
Plan ve Bütçe Komisyonu raporunun görüşmelerine kaldığımız yerden
devam edeceğiz.
X - Kamu Kurum ve
Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim Bakanlığına Devredilmesi
ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile
Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1050)(S. Sayısı:1009)
BAŞKAN - Komisyon?..
Komisyon nerede? Hükümet burada; komisyon?.. Komisyon ağırdan
alıyor.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Komisyon yok.
BAŞKAN - Birleşime 5
dakika ara veriyoruz, sonra devam edeceğiz.
Kapanma Saati: 16.31
ÜÇÜNCÜ OTURUM
Açılma Saati:16.42
BAŞKAN: Başkanvekili
Ali DİNÇER
KÂTİP ÜYELER: Bayram
ÖZÇELİK (Burdur), Ahmet Gökhan SARIÇAM (Kırklareli)
------------0-------------
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55 inci
Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.
Kamu Kurum ve
Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim Bakanlığına Devredilmesi
ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile
Plan ve Bütçe Komisyonu raporunun görüşmelerine kaldığımız yerden
devam ediyoruz.
Kamu Kurum ve
Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim Bakanlığına Devredilmesi
ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile
Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1050)(S. Sayısı:1009) (x)
BAŞKAN - Komisyon?..
Burada.
Hükümet?.. Burada.
17 nci madde üzerinde,
şimdi, gruplar adına ikinci söz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu
adına, Ankara Milletvekili Yakup Kepenek'te.
Buyurun Sayın Kepenek.
Sizin, şahsınız adına
da söz talebiniz var, ikisini birleştirdik, süreniz 15 dakika.
CUMHURİYET HALK
PARTİSİ GRUBU ADINA YAKUP KEPENEK (Ankara) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; görüşülmekte olan Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Bağlı
Okulların Millî Eğitim
13
Bakanlığına
Devredilmesiyle İlgili Tasarının yürürlük maddesi üzerinde, hem CHP
Grubunun hem de kişisel olarak kendi görüşlerimi açıklamak üzere söz
aldım; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Daha önce bu yasa
tasarısının bir maddesi üzerinde görüşlerimi açıklarken, tasarını
gerekçesinde yer alan temel felsefenin öğretimin birliği kavramından
hareket ettiğini ve bu nedenle de tasarıyı olumlu bulduğumu
vurgulamıştım. Ancak, bu çerçevede, sıra yürürlük maddesine
geldiğinde, tasarının bütünü üzerinde, daha doğrusu millî eğitimin
genel yapısı, bütünü üzerinde kimi önemli noktalara değinmek
gerekiyor.
Değerli arkadaşlar,
eğitim yapımız, eğitimimiz, gelişmiş ülkelerdeki gelişmelere,
ilerleyen giden ülkelerin eğitimine yaklaşacak bir atılımı, bir
çabayı, bir beceriyi bir türlü gösteremiyor. Uluslararası
karşılaştırmalar şunu kanıtlıyor ki: Eğitimin, gerek öğretmen başına
düşen öğrenci sayısı, gerek
öğrenci başına
yaptığımız harcama ve diğer bakımlardan ve özellikle de niteliği
yönünden, gelişmiş ülkelerle kıyaslanması olanağı bulunmuyor.
Bakanlık, işbaşına
geldiği günden bu yana, dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere
paralel olarak, Millî Eğitimimizin temel eğitim kısmını, yani
zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmak gibi bir programı ve mesleğe
yönelme konusunu o çerçevede çözümlemek gibi bir programı bir türlü
aklına getirmiyor ve çağımızın insangücü anlayışından, çağımızın
eğitim anlayışından uzak duruyor ve böyle olunca da, eğitimin
gelişmesi bir türlü istenilen düzeyde olamıyor ve sağlanamıyor.
Değerli
milletvekilleri, geçtiğimiz günlerde, Fatma Özcan adlı bir
çocuğumuz, bir genç kız, 12 yaşında, kuş gribi diye bilinen bir
hastalık nedeniyle yaşamını yitirdi. Fatma Özcan hiç okula
gitmemişti. Bu eğitim-öğretim yılında da okula gitmemişti.
Bakanımızın işbaşına geldiği günden bu yana, temel eğitime devam
edemeyen, yani okula gidemeyen kaç öğrencimiz olduğunu, bunların
kaçının kız çocuklarımızdan oluştuğunu, sayılarını ve bölgesel
dağılımlarını sorduğum halde, hiçbir zaman bu soruya doğru yanıt
alamadım. Şimdi, tekrar soruyorum Sayın Bakan: Üçüncü yılını
tamamlayan, dördüncü yılına giren yönetiminiz döneminde, Türkiye
Cumhuriyetinin kaç çocuğu okula gidememektedir. Gidenleri
söylemeyin, o zaten, göreviniz icabı… Onlar, gitmek zorunda.
Yine bu bağlamda,
eğitimin temel eksikleri bağlamında çok ciddî bir sorunla karşı
karşıyayız. Bizim eğitim sistemimiz, üzülerek belirteyim ki, meslek
insanı ya da nitelikli insangücü yetiştirilmesi konusunda tam
anlamıyla başarısızdır. Türkiye'nin ekonomik yapısı, Türkiye'nin
girişimcileri, Türkiye'nin toplumsal yapısı, yıllardır ara eleman,
uzman, teknisyen arayışı içerisindedir. Kimi ülkelerde iki yılda çok
daha önemli uzmanlık konularında eğitim verilebilirken, Türkiye'nin
ara eleman yetiştirmede bu derece yetersiz kalması, doğrudan doğruya
eğitimin bir başarısızlığıdır. Bir tarafta, ara eleman bekleyen,
isteyen üretim birimleri, mal ve hizmet üretimi birimleri; bir
tarafta da milyonlarca işsiz… Şimdi, Millî Eğitim Bakanlığı, bu
sorunu çözme yönünde hemen hemen hiçbir adım atmamış ve meslekî ve
teknik eğitimi geri bırakmış; bunun yerine, bunu, meslekî ve teknik
eğitim kavramını, üzülerek belirtmek gerekir ki, imam-hatip
liselerine feda etmiştir. Aslında, yapılan tam tersi olması gerekir.
Aslında, imam-hatip okulları aracılığıyla, meslekî öğretim yok
edilmektedir ve bu yaklaşım, bu tutum tamamıyla yanlıştır ve
ülkemizin gelişiminde, ekonomik ve toplumsal gelişiminde çok büyük
bir eksikliğin, büyük bir açığın, yetersizliğin süreklilik
kazanmasına yol açmaktadır.
Değerli arkadaşlar,
eğitim, süreklilik isteyen bir bütündür. Üzülerek belirteyim ki,
Millî Eğitim Bakanlığı, fili yoklayan kör örneğinde olduğu gibi, bu
bütünün tamamını görmekten çok uzaktır; işine gelen noktalarına,
işine geldiği zamanlarda dokunmaktadır yalnızca.
Bakın, bir hafta
sonra, 1 Şubatta üniversite girişleriyle ilgili yeni bir yarış
dönemi başlıyor, ÖSS sınavı gündeme geliyor. Peki, ÖSS yoluyla bu
ülkenin ailelerinin milyarlarca doları yok yere giderken; ÖSS,
dershane sistemini güçlendirir, ortaöğretime büyük darbe vururken ve
ortaöğretim öğrencilerinin yükseköğretime hazırlanmasında çok büyük
eksikler yaşanırken -örneğin, tıpta, mühendislikte, hukukta-
üniversiteler, liselerden gelenleri yeniden eğitmek zorunda kalırken
ve üniversitelere giriş tam bir yarışmaya, gençlerin birbirini
ezmesine dönüşürken, Millî Eğitim Bakanlığı, bu konuda da, dördüncü
yılında da hiçbir yapıcı öneriyle gelmemekte, hiçbir sonuca
ulaşamamaktadır.
Yine, bilimsellikten
uzaklığın çok temel bir göstergesi, geçtiğimiz günlerde kurulan ve
10 yenisinin kurulacağı belirtilen üniversite kurulması olayıdır.
Değerli arkadaşlar, o
konuda yeniden vurgulamak isterim ki, Türkiye'de üniversitelerin
kurulması, yapılabilirlik, öğretim elemanı yeterliliği, diğer
altyapı ihtiyaçları ve eğitimin bütünü içinde, tam bir yetersizlik
içinde; yani, bu konularda Bakanlık ön hazırlıklarını tam olarak
yapmamaktadır.
Bunun da ötesinde,
üniversitelerin tıp fakülteleri, kamu kurumlarından, Emekli
Sandığından, SSK'dan, Bağ-Kur'dan alacakları olan parayı alamamakta
ve bu nedenle de çalışamaz duruma gelmekte, yatırım yapamamakta,
araç gereç alamamaktadır.
14
Ben, şimdi Sayın
Bakandan soruyorum: Anadolu'daki tıp fakültelerinin çalışamaz duruma
gelmesi, hangi amaca hizmet etmektedir? Ne için yapılmaktadır?
Oralardaki özel hastanelerin güçlenmesi isteniyorsa, onların
güçlenmesine kimse karşı değil; ama, taşrada, Anadolu'da, üniversite
hastanelerini yok etmenin, zayıflatmanın, bu topluma, bu ülkeye, bu
eğitime hiçbir yararı olmaz.
Değerli arkadaşlar,
Sayın Bakanımızın yönetimi döneminde, eğitim ve öğretim adım adım
kamu hizmeti olma özelliğini yitirmekte ve gittikçe özelleşmektedir.
Şimdi, hemen mal bulmuş mağribi gibi, CHP özel eğitime karşıdır
demeyin. Orada durun.
HASAN KARA (Kilis) -
Siz diyorsunuz, biz demiyoruz ki. Biz öyle bir kelime kullanmadık.
YAKUP KEPENEK
(Devamla) - Bizim özel okullarla bir sıkıntımız yoktur, özel
öğretimle bir sıkıntımız yoktur. Sıkıntı şuradadır, anlayış farkı
-sayın vekilim, iyi dinleyin…
HASAN KARA (Kilis) -
İyi dinliyoruz, hiç merak etmeyin.
YAKUP KEPENEK
(Devamla) - … anlayış farkı şuradadır: Eğitim, A'dan Z'ye, baştan
sona bir kamu görevidir, bir kamusal alandır. Bu kamusal alan, esas
olarak devlet eliyle yürütülür. Bu alanı özele devretmek için, bir
bakanın, bir bakanlığın çaba harcaması kadar çelişik, ters ve yanlış
bir tutum olamaz.
Üzülerek belirteyim
ki, Millî Eğitim Bakanlığı, ana işlevlerini özele devretmenin büyük
çabası içindedir ve çocuklarımıza ve gençlerimize daha iyi eğitim
verilmesinden başka bir şey düşünmeyen hepimiz için, bizler için,
bu, tam anlamıyla yepyeni bir yaklaşımdır. Şöyle yen bir
yaklaşımdır: Eğitim ve öğretim, temel insan hakkıdır ve bu insan
hakkını sağlamakla görevli olan toplumsal yapının kendisidir,
kendisi olmak zorundadır, bütçe olanaklarıdır. Bu nedenle, eğitim ve
öğretimde egemen olması gereken temel görüş, ana düşünce, ana yapı,
ana eksen -adına ne derseniz deyin- kamusal yatırımlar ve kamu
hizmeti niteliği olmalıdır. Bu durum, savsaklanamaz,
savsaklanmamalıdır.
Eğitim ve öğretim,
toplumun geleceğini belirler ve eğitim ve öğretimin ana harcı
bilgidir, ana harcı insandır ve öğretimin birliğini temel alan bir
anlayışın, bu konularda duyarlı olması, bu konularda ileriye
bakması, bu konularda daha geniş, daha ileri, daha çağdaş, daha ufuk
açıcı olarak işlev görmesi, görev yapması gerekmektedir.
Şimdi, bu
başarısızlıkların ana nedeni nedir; bu başarısızlıkların ana nedeni
şudur: Sayın Bakanın ve çalışma arkadaşlarının, bir eğitim
felsefesi, bir eğitim anlayışı, derli toplu bir eğitim politikası
ufku, görüşü bulunmamaktadır; varsa da, bunu, şimdiye kadar, ne
bütçe görüşmelerinde ne yasa görüşmelerinde, toplumla ve Yüce
Meclisle paylaşmış değildir.
Okulöncesinden
başlayarak, yükseköğretimin sonrasına uzanan, yani yaşam boyu
dediğimiz, yani beşikten mezara dediğimiz eğitimin şu andaki durumu,
bu bütüncül, bu tüme yönelik, tamama yönelik anla-yışın
yetersizliğinden doğmaktadır.
Değerli arkadaşlar,
eğitim ve öğretimin toplumsal yapının bütün öğelerini kapsaması,
aileden dine, gelenekten hukuka, psikolojiden ekonomiye, evrimden
yaradılışa ve adını sayabileceğimiz pek çok alana uzanan kapsamlı
bir dünya görüşüne oturtulması ve o anlayışla, çağdaş bir alana,
çağdaş bir bilgi üretimi sürecine yönelmesi zorunludur. Bu düşünce,
bu anlayış, bu felsefe, çok uzağa gitmeye gerek yok, öğretimin
birliği olarak bu yasaya kaynak teşkil eden 1924 tarihli yasada ve
sonrasının uygulamalarında vardır; an-cak, bu felsefe, bu anlayış ve
düşünce son yıllarda giderek zedelenmekte, giderek sığlaşmakta,
giderek göz ardı edilmektedir. O değerlere yaklaşımda, Bakanlığın
çok ciddî kusurları vardır. Bakanlığın, dinsel öğeler-le bilgi
üretiminin örtüştüğü veya örtüşmediği alanlar konusunda somut bir
dünya görüşü, çağdaş bir anla-yışı sergilediğini söylemek olanağı
bulunmamaktadır. Dolayısıyla, toplumun geleceğine güven veren ve
toplumun geleceğini emanet ettiğimiz eğitim sisteminin böyle bir
büyük birikime, böyle bir büyük geçmişe sahip olan cumhuriyet
eğitiminin bu yoksulluğa, bu yoksunluğa, bu sığlığa, bu zavallılığa
sürüklenmesi, hepimiz için acı vericidir. Böyle olmamak gerekirdi.
Millî Eğitim
Bakanlığının niteliği diğer bakanlıklardan çok farklıdır. Herhangi
bir bakanlığın başarısızlığı yalnız o günleri, o dönemi kapsar; ama,
Millî Eğitim Bakanlığının başarısızlığı toplumun geleceğinin
başarısızlığı demektir ve buna hiçbirimizin izin vermemesi gerekir.
Bütün bu bağlamda olaya bütünüyle baktığımızda, toplumun geleceğinin
tehlikeye atılmaması için, topluma zarar verecek gidişten
uzaklaşılması için, ülke eğitiminin gelişmesinin önünde engel
durumuna gelen bu bakanlık yapısının değişmesi gerekmektedir. Bunun
için de yapılması gereken, Sayın Bakan, bir tek şey vardır; o da
sizin istifa etmenizdir. Bu topluma da, bu ülkeye de yapacağınız en
büyük hizmet o olacaktır.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
AHMET YENİ (Samsun) -
Sayın Hocam, bu olmadı!
BAŞKAN - Müdahale
etmeyin.
Toparlayın lütfen.
YAKUP KEPENEK
(Devamla) - Şimdi, olup olmadığı konusunu, kuşkusuz, gelecek
günlerde çok daha ayrıntılı, ister kapalı ister açıkoturumda, Sayın
Bakanla ilgili olarak bir önerge veririz biz. O önerge üzerine
görüşlerimizi açıklarız, tartışırız. Eğer, Millî Eğitim Bakanının
başarı derecesine, elinizi vicdanınıza koyarak hepiniz "evet"
derseniz ona göre oylama yaparız veya başka türlü; ama, ben
15
talebimi yineliyorum.
Bilimsel bir gereklilik haline gelmiştir bu Millî Eğitim Bakanının
görevini terk etmesi ve o terk etme Türkiye'nin eğitimde ufkunun
açılmasına…
MEHMET ÇERÇİ (Manisa)
- Hangi bilim söylüyor, hangi veri söylüyor?!
BAŞKAN - Müdahale
etmeyin arkadaşlar.
Siz de Genel Kurula
hitap edin, karşılıklı tartışmaya girmeyin.
YAKUP KEPENEK
(Devamla) - Biraz önce o verileri saydım. Sayın Başkan izin verirse
20 dakika, 15 dakika izin verirse, yeniden, daha ayrıntılı, daha
bilimsel verilerle onu kanıtlamaya her zaman hazırım.
Bu anlayışla hepinize
saygılar, sevgiler sunuyorum.
Sayın Başkan, teşekkür
ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Madde
üzerinde şahsı adına söz isteyenlerden Mustafa Ataş?.. Yok.
Alaettin Güven?.. Yok.
Ümmet Kandoğan?.. Yok.
Mehmet Eraslan?..
Burada.
Buyurun Sayın Eraslan.
Konuşma süreniz 5
dakika.
İkinci kişisel söz
hakkını kullanacaksınız.
MEHMET ERASLAN (Hatay)
- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Bu kanun tasarısı
Tevhidi Tedrisat Kanunu çerçevesinde eğitimin birleştirilmesi ve tek
elden yürütülmesi konusunda hazırlanmış doğru bir kanun tasarısı
olmakla beraber, Türk eğitim sisteminin ve Türk eğitim sisteminde
görev alan eğitimcilerin ve eğitim alan öğrencilerin sorunları
sadece Tevhidi Tedrisat Kanunu çerçevesinde eğitimin birleştirilmesi
ve tek elden yürütülmesiyle çözüm bulmamaktadır. Fakat, bu kanun
tasarısı, az önce de ifade ettiğim gibi, doğru bir felsefeyle, doğru
bir mantıkla hazırlanmış bir kanun tasarısıdır ve keşke, bundan üç
yıl önce, iki yıl önce çok daha erkenden hazırlanmış ve Türkiye
Büyük Millet Meclisine getirilmek suretiyle burada kanunlaşmış bir
kanun tasarısı olmuş olsaydı temennimi burada tekrar ifade ediyorum
ve keşke, bugün, sonuçlarını hep beraber daha erken bir tarihte
yaşıyor olsaydık temennisini de tekrar ifade ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
Türk eğitim sisteminde eğitici öğretmen açığının olduğunu daha önce
de Sayın Bakanımız yazılı soru önergemize vermiş olduğu cevapta
belirtmişti. Sayın Bakanımız, Türkiye'de 130 000 öğretmen açığının
olduğunu ifade etti ve 20 000 öğretmenin de emekli olduğunu
düşündüğümüzde, toplam eğitimimizde 150 000 eğitici, öğretmen
açığının olduğunu biliyoruz. Beden eğitimi öğretmenleri atama
bekliyor, binlerce beden eğitimi öğretmenleri, binlerce meslekî
eğitim verecek olan öğretmenler ve onbinlerce ilköğretim
öğretmenliği yapacak olan eğiticiler, öğretmenlerimiz üniversiteden
mezun oldukları halde, bir yere atanma noktasında, hükümetten ve
Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosundan bir an önce bir kararın
çıkmasını beklemektedir ve aynı zamanda, istihdamın önemli ölçüde,
bu öğretmen atamalarıyla yapılacak, yapılabilecek öğretmen
atamalarıyla istihdamın ciddî manada, belki de, bir ölçüde
halledileceği bir aşikârdır.
Öğretmenlerimizin
ekonomik durumu değerli arkadaşlar, kesinlikle düzeltilmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geleceğini oluşturan gençlerimiz,
çocuklarımız, hepimiz biliyoruz ki, öğretmenlerimizin kendilerini
eğitmesiyle oluşuyorlar. Türkiye'nin geleceğini hazırlayan,
Türkiye'nin yarınlarını, aydınlık yarınlarını hazırlamaya çalışan
eğitimcilerimiz, öğretmenlerimizin içinde bulunduğu ekonomik
koşullar, ekonomik sıkıntılar neticesinde hayatını idame ettirebilme
ve en temel ihtiyaçlarını karşılama noktasında sıkıntı çekmektedir.
Peki, biz bunlardan nasıl bir verimlilik bekleyeceğiz, nasıl
onlardan verimli olmalarını bekleyeceğiz?!
Ek ders ücretlerinin
çok düşük olduğunu daha önce ifade ettim ve ek ders ücretlerinin de
iyileştirilmesi, eğitimcilerimizin, öğretmenlerimizin bir yerde
ekonomik koşullarının iyileştirileceği anlamı taşıyacağını da ifade
ediyorum.
Eğitimde, bakın, diğer
bir konuya girmeden önce ama… Bakın, bugün açlık sınırı 563 000 000,
yoksulluk sınırı 1 835 000 000 yoksulluk sınırının olduğu ülkemizde,
kamu çalışanlarının hemen hemen neredeyse tümü, öğretmenlerimizin ve
eğitimcilerimizin tümü yoksulluk sınırının altında maaş almaktadır.
Onbeş yıllık bir öğretmen 800 000 000-900 000 000 maaşla nasıl
geçinecektir?
Değerli arkadaşlar,
Avrupa Birliği ülkelerinde yıllık 30 000 dolar alan eğitimciler,
öğretmenler; Türkiyemizde, bizim ülkemizde 6 000-6 500 dolar yıllık
ücret almaktadır ve değerli arkadaşlar, yoksulluk sınırının üstünde
maaş alan, ücret alan hiçbir kamu görevlisi ve hiçbir öğretmen
ayrıca bulunmamaktadır.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayın
lütfen.
MEHMET ERASLAN
(Devamla) - Diğer taraftan, eğitimde, bölgelerarası eğitim kalitesi
açısından farklılıklar vardır. Eğitimde adaletin ve eşitliğin
sağlandığını göremiyoruz.
16
Bakın, eğitim alması
gereken öğrencilerimizin önündeki engeller ve yasaklar hâlâ devam
etmektedir. Türkiye'nin en doğusu ile Türkiye'nin en batısı
arasındaki eğitimde bir adaletsizlik bir eşitsizlik söz konusudur ve
bu eşitsizliğin neticeleri 1 730 876 gencimiz 2005 yılında
üniversite sınavına girdiği halde, bunların sadece toplam 400
372'si, ortalama 400 000 öğrencimiz devlet ve vakıf
üniversitelerine, açıköğretim fakültelerine ve iki yıllık yüksek
okullara yerleşme imkânı, kayıt yaptırma imkânı bulmuşken, değerli
arkadaşlar, 1 330 504 öğrencimiz, maalesef, hiçbir yükseköğretim
kurumuna kayıt yaptıramamıştır. 1 330 504 öğrencimiz üniversiteli
olamamıştır ve Türkiye genelinde, bakın, eğitim kalitesinin ve
eğitimin geldiği noktayı belirtmek açısından önemli olduğunu
düşünüyorum; Türkiye genelinde sıfır alan öğrenci sayısı, önceki
yıllara göre yüzde 77 oranında artmıştır. Sınavda, 2005 üniversite
sınavında 57 163 öğrenci sıfır almıştır. Doğu ve güneydoğu illeri,
en fazla başarısız olan iller arasındadır. Doğu ve güneydoğu…
Şimdi, buradaki
öğrenciler bizim öğrencilerimiz, oradaki yaşayan insanlar bizim
insanlarımız. Bu insanlara ne yapılabilir, bu öğrencilere ne
yapılabilir? Özel okullarda ve özel dershanelerde kendilerini…
Sosyal devlet ilkesi gereği özel okullarda ve özel dershanelerde
onlara destek verme ve Türkiye'nin doğusu ile Türkiye'nin batısı
arasındaki bu eğitim dengesizliğini, eğitim farkını ancak bu şekilde
halledebiliriz. Devlet olarak, iktidar olarak, Türkiye Büyük Millet
Meclisi olarak, onların özel okullarda ve özel dershanelerde
okuyabilmeleri için onların finanse edilmesi gerekir ve eğitim
eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için bu çalışma fevkalade bir
şekilde yapılabilir.
BAŞKAN - Lütfen
toparlayın.
MEHMET ERASLAN
(Devamla) - Ben süreyi daha fazla aşmamak için, Sevgili Başkanımın,
Çok Değerli Başkanımın da müsamahalarına teşekkür ediyorum ve Yüce
Heyetinizi, siz değerli milletvekillerini saygıyla selamlıyorum.
BAŞKAN - Değerli
milletvekilleri, şimdi, madde üzerinde soru-yanıt bölümüne
geçiyoruz. Bunun süresi 10 dakika.
Şanlıurfa Milletvekili
Sayın Mehmet Vedat Melik…
MEHMET VEDAT MELİK
(Şanlıurfa) - Sayın Başkan, aracılığınızla Sayın Millî Eğitim
Bakanına bir soru yöneltmek istiyorum.
Sayın Bakanım,
biliyorsunuz, Ceylanpınar Tarım İşletmesinin içinde, eski adıyla
Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftçliğinin içinde, idare tarafından
göçer olarak tarif edilen köyler var. Bunlar, bu çiftlik kurulduğu
tarihten, 1942'den beri orada yerleşik yaşayan insanlar; ama, bu
köyler, idare tarafından yerleşim alanı olarak kabul edilmiyor;
yıllardır da süren tartışmalar var aralarında. Bu tartışmanın
sonucunda da, geçtiğimiz yaz, Hamik Köyündeki bir köylü, çiftliğin
bekçileri tarafından öldürüldü. Bununla ilgili olarak da Türkiye
Büyük Millet Meclisinde bir komisyon kuruldu, KİT Komisyonu
çerçevesinde. O komisyonun çalışmaları da sanıyorum son noktaya
geldi.
Şimdi, bu köyler idare
tarafından yerleşim alanı olarak kabul edilmediği için, taşımalı
eğitim kapsamına da girmemektedirler. Bu köylerin, Tarım İşletmesi
içindeki Pınar İlköğretim Okuluna mesafeleri 45-50 kilometre;
Akçakale ve Ceylanpınar İlçe Merkezlerine de yaklaşık uzaklıkları bu
kadar. Şimdi, burada yaşayan 300-400 çocuk, ilköğretim çağında ve
1995 doğumlular var bunların içinde, 1992 doğumlular, 1993
doğumlular var; bu çocuklar ilköğretimlerini devam ettirebiliyorlar
mı, ettiremiyorlar mı?! Ettiremiyorlarsa, her ne kadar, idare
tarafından köyleri yerleşim birimi olarak kabul edilmiyorsa, bu ayrı
bir konudur, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değiller mi bunlar?!
Bunlar, en azından ilköğretimlerini almak zorunda değiller mi?!
Teşekkür ediyorum
Sayın Başkan.
BAŞKAN - Sayın Ensar
Öğüt, Ardahan Milletvekili…
ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) -
Sayın Başkanım, teşekkür ederim.
Sayın Bakanım,
biliyorsunuz, karakış ülkemizin her tarafını bayağı bir sıkıntıya
soktu. Özellikle, coğrafî konumu nedeniyle, Doğu Anadolu ve benim
bölgem Ardahan; 237 köyü var, şu anda, tamamı, yolları kapalı.
Tabiî, Ardahan'ın yolları kapalı; ama, Türkiye'nin yolları da
kapalı. Hakikaten, hükümetin bu konuda çok duyarlı olmasını
istiyorum; ancak, siz, her ne kadar, bir hafta sonraya ertelediniz
eğitimi, teşekkür ederim. Yani, en azından bir hafta ertelediniz;
ama, bizim, coğrafî iklimimiz, iklim koşulları ağır olması nedeniyle
-Ardahan ve Doğu Anadolu Bölgesi, güneydoğu- bir hafta sonraya
ertelense de, taşımalı eğitimle gelen çocuklarımızın gelmesi mümkün
değil. Bu nedenle, benim bir önerim var: Kar yağmamış, özellikle
güney kıyılarımızdaki illerimizden iş makinelerini Doğu Anadolu'ya
kaydırarak bu köy yollarının açılmasına katkı sunabilir misiniz?
Çünkü, bu, hem bizim için hem eğitimdeki çocuklarımız için çok
önemli. Şu anda, inanın, telefonlar da geldi. Ben bir şey daha
söyleyeyim. Türkiye'de, en çok bebek ve çocuk ölümü Ardahan'da.
Bunların nedenlerinden biri de, şehir merkezine gelememesi
çocukların. Bir de, çocukların eğitim sorunu, iyi alamaması. Hatta
isim vereceğim, Çıldır'ın Baltalı Köyünde, ortalama, yani eğitim
gününün yarısına gelmiş, yarısına çoçuklar gelememiş ve inanın, bir
şey daha söyleyeyim. Hoçuvan köylerinde okur-yazarlığı olmayan,
ilkokulu
17
bitirmiş çocuklar var.
Niye, buna diploma verdiniz peki, bu çocuğun okur-yazarlığı yok
dedim; "mecbur kaldık; çünkü, eğer okumasa, yaşı geçmiş" diyorlar.
ÖZKAN ÖKSÜZ (Konya) -
Sayın Başkan, 5 dakika doldu…
ENSAR ÖĞÜT (Ardahan) -
Bu açıdan, ben, Doğu Anadolu'nun yollarının açılması veya
çocuklarının eğitime rahat gidip gelebilmesi için, Akdeniz
illerimizin iş makinelerini Doğu Anadolu'ya kaydırarak, bu
mağduriyetin giderilmesini istirham ediyorum. Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Sayın Bakan,
başka, soru talebi yok.
Yanıt verme sırası
sizde.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Ceylanpınar eski Devlet Üretme Çiftliği sınırları içerisinde
bulunan, kendilerine "Göçer" diye isim verilen köylü
vatandaşlarımızın çocuklarının okula gidememesinden Sayın Melik
şikâyet etti, yakındı. Ben bu konuyu inceleteceğim. Bunların köyünün
köy olarak tescil edilip edilmemiş olması önemli değil; bunların
insan olması ve bizim vatandaşımız olması önemlidir. Bu
vatandaşlarımız eğer isterlerse -sayısı 300-400 dediğiniz- bütün
çocuklarını devlet parasız yatılı okullarına alabiliriz. Böyle bir
imkânımız var. Bunu kesinlikle temin edebiliriz. Konuyu
inceleteceğim.
Türkiye'deki köy
yollarının açık tutulması, Türkiye'deki yolların açık tutulmasıyla
ilgili olarak da hükümetimiz olması gerektiğinden çok daha fazla
duyarlıdır. Ama, hepinizin bildiği gibi, bu sene olağanüstü bir kış
yaşanıyor. Şu anda Bitlis'te 1 metre kar var. Yollar açılıyor, sonra
fırtına, tipi, tekrar yollar kapanıyor. Bunu biliyorsunuz.
Tatvan-Bitlis arasındaki yol bile 1 saat arayla kapanabiliyor.
Hükümetimiz bu konuda son derece duyarlıdır. Bütün köy yollarımızın
açık tutulması, taşımalı eğitimin olması gerektiği gibi yapılması
konusunda duyarlıyız. Bu konuda da, bildiğiniz gibi, Köy Hizmetleri
Teşkilatı lağvedildikten sonra bütün imkânlar valiliklere, özel
idarelere devredilmiştir. Bu meselede, özellikle taşımalı eğitimin
yapıldığı yerlerde biz bu konunun takipçisi durumundayız. Bundan
endişe etmeyin.
Saygılar sunuyorum.
BAŞKAN- 17 nci maddeyi
oylarınıza sunuyorum…
K. KEMAL ANADOL
(İzmir)- Karar yetersayısının aranılmasını istiyorum.
BAŞKAN- Karar
yetersayısı arayacağım.
Kabul edenler… Kabul
etmeyenler… Karar yetersayısı yoktur.
5 dakika ara
veriyorum.
Kapanma saati: 17.17
DÖRDÜNCÜ OTURUM
Açılma Saati:17.28
BAŞKAN: Başkanvekili
Ali DİNÇER
KÂTİP ÜYELER: Bayram
ÖZÇELİK (Burdur), Ahmet Gökhan SARIÇAM (Kırklareli)
------------0-------------
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55 inci
Birleşiminin Dördüncü Oturumunu açıyorum.
1009 sıra sayılı kanun
tasarısının görüşmelerine kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Kamu Kurum ve
Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim Bakanlığına Devredilmesi
ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile
Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1050)(S. Sayısı:1009)(Devam)
BAŞKAN - Komisyon?..
Burada.
Hükümet?.. Burada.
Tasarının 17 nci
maddesinin oylanmasında karar yetersayısı bulunamamıştı. Şimdi,
oylamayı tekrarlayacağım, karar yetersayısı arayarak.
17 nci maddeyi
oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler…Kabul etmeyenler…
Karar yetersayısı
vardır; madde kabul edilmiştir.
18 inci maddeyi
okutuyorum.
Yürütme
MADDE 18.- Bu Kanun
hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
BAŞKAN - Madde
üzerinde söz isteyenler; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Adana
milletvekili Nevin Gaye Erbatur; buyurun.
Süreniz 10 dakika.
18
CHP GRUBU ADINA N.
GAYE ERBATUR (Adana) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 1009
sıra sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim
Bakanlığına Devredilmesiyle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun Tasarısının 18 inci maddesi üzerinde Cumhuriyet Halk
Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım; sizi ve Yüce Meclisi
saygıyla selamlıyorum.
Eğitim, toplum için
gelişimi hızlandırma, yetenekleri uyandırma, insanları güçlendirme
ve haklarını koruma bakımından tek başına, başka herhangi bir
girişime göre daha büyük bir kapasiteye sahiptir. Eğitime yatırımda,
bir ülkenin kendi ekonomik ve sosyal refahının gelişmesi ve
demokratik bir toplumunu temelini atması için izlenebilecek en emin
ve doğru yol olarak düşünülür. Yoksul ülkelerin bütçelerinden
eğitime ayrılan payın artması, azgelişmişliğin bir çözümü olarak
sunulur. Anayasanın 42 nci maddesi, eğitimi, sosyal ve ekonomik
insan haklarından biri olarak ele alır. Öğrenim ve öğretim birey
açısından bir hak olarak tanımlanırken, devlet bakımından başta
gelen görevlerden biri sayılmıştır. Bu nedenle Anayasa, devlete,
eğitimi hakkını ve eğitim eşitliğini sağlamaya yönelik önlemleri
alma görevini yüklemiştir.
1739 sayılı Millî
Eğitim Temel Kanununu ise, eğitim kurumlarının cinsiyet ayırımı
gözetilmeden herkese açık olması, eğitimde kadın-erkek herkese
fırsat ve imkân eşitliğinin sağlanması, okullarda kız-erkek karma
eğitimin yapılması; ancak, eğitimin türüne, imkân ve zorluklarına
göre bazı okulların yalnızca kız veya erkek öğrencilere ayrılması
ilkelerini benimsemiştir. Ancak, okulun, uygun davranış biçimlerini
ve kültürel normları benimsetme işlevi, kasıtlı ya da kasıtsız
olarak, toplumsal cinsiyet içerikli iletiler taşır. Dolayısıyla,
okullar, hangi düzeylerde olurlarsa olsun, kız ve erkek çocuklarla,
kadınlar ve erkekler hakkındaki kalıp yargıların ve sınırlayıcı
görüşlerin taşıyıcılarıdır. Var olan toplumsal güç ilişkileri içinde
kadınlar, çoğunlukla bu ilişkilerin alt kesiminde yer alırlar.
Eğitimde kadını güçler hiyerarşisinin alt basamaklarında tutacak
biçimde yapılandığı ve gerçekleştiği ölçüde ataerkil, kültür ve
ideolojinin yeniden üretimine hizmet eder. 1995'te bir taahhütler
konferansı olarak yapılan Dördüncü Dünya Kadın Konferansı ardından
yayınlanan Pekin Deklarasyonunda, eğitim ve öğretimdeki
eşitsizliklerle, yetersizlikler ve bunlara ulaşmadaki eşitsizlik 12
temel kritik alandan biri olarak gösterildi. Buna göre, kadınların
okur-yazar olması, aile içinde sağlık, beslenme ve eğitimi
geliştirmenin, kendilerini ifade etmelerini sağlayacak yeni bir dil
kazanması, olanaklardan ve risklerden haberdar olmak ve doğrudan
karar alma süreçlerine katılmak için güçlenmelerinin en önemli
amaçlarındandır.
Araştırmalar,
kadınların eğitimden erkeklerle eşit ya da onlardan daha fazla yarar
sağladığını, düşük gelir grubundaki ülkelerde kadın eğitimine
yapılan yatırımın erkek eğitiminden daha yüksek verimi olduğunu
göstermektedir. Eğitim, kadınlara ilgilerini ve çıkarlarını özel
yaşama ve eve kapatmaktan çıkararak, geleneksel kadın ortamlarından
farklı çevrelere taşıma şansı vermekte, kadının hareket ve girişim
özgürlüğünü artırmaktadır. Kadının eğitim düzeyinin yükselmesiyle
aile başına daha az çocuk düşmekte, daha az çocuk ölümüyle
karşılaşılmakta, evlilik yaşı ertelenmekte, daha sağlıklı, daha iyi
beslenmiş ve eğitilmiş çocuklar yetişmesi olasılığı güçlenmekte,
özellikle kız çocuklarının eğitim şansı yükselmektedir.
Türkiye'de bütün
yaşlarda ölüm olasılığı, daha yüksek eğitim düzeyine sahip annelerin
çocukları arasında daha düşüktür. Türkiye'de genel olarak
okumaz-yazmazlık özel olarak ise, kadın okumaz-yazmazlığı önemli bir
sorun olmayı sürdürüyor. Her düzeyde kız çocuklarının eğitimde
erkeklerden daha az temsil edildiği görülmektedir.
Kadına yönelik olarak
eğitim alanında yapılan diğer ayırımcılık da ders kitaplarında ve
eğitim materyallerinde yapılan ayırımcılıktır. 2005-2006
eğitim-öğretim yılında ders kitaplarında cinsiyetçi öğeler halen
devam etmektedir. Kullanılan ders kitaplarımızda aile içinde
hiyerarşik bir düzen vardır ve bu düzende erkek en yukarıdadır.
Örneğin, çocuk, annesine "demokrasi ne demek anneciğim" diye
sorduğunda, annesi "baban geldiğinde ona soralım" der; yani, bilgiyi
sunan erkektir. Erkekler paranın sahibi olarak gösterilmektedir.
Ailenin yeniden üretimi kadındadır. Kadın, sürekli mutfakta
gösterilmekte, az örnekte olmakla birlikte, erkek de mutfakta olsa
da, kadına yardımcı gibi gözükmektedir.
Bu yıl diğer yıllardan
farklı olarak sözlü şiddet ders kitaplarına girmiştir; ancak, sadece
annenin çocuğa şiddeti gösterilmektedir; oysaki, aile içinde şiddeti
en yaygın uygulayan baba ya da ailedeki diğer erkeklerdir. Matematik
kitaplarında bile cinsiyetçi öğeler vardır. Annenin gösterimi her
zaman ev içi rollerin yeniden üretilmesiyle olmaktadır. Millî Eğitim
Bakanımıza, bu vesileyle, eğitim materyallerinin cinsiyetçi
öğelerden tam olarak ne zaman arındırılacağını sormak istiyorum?
Yedi ve sekizinci
sınıflarda okutulması zorunlu olan insan hakları ve vatandaşlık
dersleri bu öğretim yılında müfredattan kaldırılmıştır. Bakanlık
yetkilileri bunun diğer sınıflardaki dersler için de verilmekte
olduğunu söylemektedir. Eğer, tüm ders kitapları insan haklarına
saygılı bir dille kaleme alınmazsa, çocuklarımız, vatandaşlık ve
insan haklarını nasıl öğreneceklerdir? Kaldı ki, imzaladığımız
19
uluslararası
sözleşmelere göre vatandaşlık ve insan hakları dersinin ayrı bir
ders olarak okutulması da zorunludur. Anayasanın 90 ıncı maddesi bu
anlamda ihlal edilmektedir.
2005-2006 öğretim yılı
başında 30 kişilik sınıflarda tekli ve normal eğitim yapabilmek için
3 200 okula, 96 000 dersliğe, 110 000 öğretmene ihtiyaç duyuluyor.
Doğan çocuk sayısının sağlıklı bir şekilde bilindiği bir ülkede okul
çağına gelecek çocuk sayısı da bellidir. Öğretmen açığının bu
rakamlarda olması anlaşılabilir bir sorun değildir. Öğretmen
yetiştiren okullarımızın mezun ettiği öğrenci sayısı nasıl oluyor da
bu açığı kapatamıyor; nasıl oluyor da birçok öğretmen işsiz? Bu,
açıkça eğitim politikalarındaki temel yanlışı ve temel sorunu
yansıtmaktadır.
Çağdaş, aktif eğitim
modellerini birçok özel okul uygularken, devlet okulları hâlâ klasik
eğitim modellerini uygulamaktadır. Çağdaş, aktif eğitim modelleri,
öğrenci merkezli, sorgulayıcı, okul ve bilimsel düşünme modelini
geliştiren bir eğitim modelidir. Bu modelle eğitim alan öğrenciler
öğrenmeyi öğrenmektedir. Gelişmiş ülkelerin yıllardır uyguladığı bu
çağdaş, aktif eğitim modellerini Millî Eğitim Bakanlığının ne zaman
hayata geçireceğini de öğrenmek istiyorum.
Mesleklere göre kadın
ve erkeklerin tercihlerine dikkat edersek öğretmenlik bir kadın
mesleği olarak görülür; ancak, Millî Eğitim Bakanlığı
merkez örgütünde
neredeyse hiç kadın yönetici yoktur. 1999 yılı verilerine göre, 14
634 ilk ve ortaöğretim yöneticisi orasında 759 kadın bulunmaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığında görevli 159 başmüfettişten 6'sı, 100
müfettişten ise 40'ı kadındır. Gene Bakanımıza sormak istiyorum,
bugün durum nedir, düzelmiş midir, daha mı kötü olmuştur?
Kadının insan hakları,
kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesini, kadının karar alma
süreçlerine ve mekanizmalarına eşit katılımını, eşit ve uygun iş
koşullarını, insanlık dışı aşağılayıcı davranışlara maruz kalmama
hakkını ve tüm bu haklara temel oluşturan eşit ve ayrımcı olmayan
eğitim hakkını ifade eder. Eğitimin cinsiyetçi olmayan bir bakış
açısına kavuşturulması sağlanabilirse, kadını ve erkeği eşit bir
toplum haline gelebiliriz.
Eğitim temel bir kamu
görevidir; bu ülkede yaşayan tüm çocukların bu haktan eşit olarak
yararlanması gerekir. Devlet, tüm öğrencilerin belli bir eğitim
düzeyine ulaşmalarını sağlamakla görevlidir. Çocuğun eğitim hakkının
gerçekleşmesi; onu, yoksulluk, istemediği işlerde çaresiz olduğu
için çalışma, ticarî amaçlı seks sömürüsü ve silahlı çatışma gibi
tehlikelerden koruyacaktır. Bilgili ve sorumlu bir yurttaşın
haklarını talep etme ve bu haklardan yararlanma yeteneği, onun
alacağı iyi bir eğitime bağlıdır.
Bu düşüncelerle, millî
eğitim sistemimizin özgür ve eşit bireyler yetiştireceği günlerin
özlemiyle, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.
Teşekkür ederim. (CHP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Kişisel
olarak söz isteyen, Balıkesir Milletvekili Orhan Sür. (CHP
sıralarından alkışlar)
Süreniz 5 dakika Orhan
Bey.
ORHAN SÜR (Balıkesir)
- Sayın Başkan, çok sevgili milletvekili arkadaşlarım; görüşülmekte
olan yasanın 18 inci maddesi hakkında şahsım adına söz almış
bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım,
bu madde yürütme maddesi. Elbette, yasaya göre, yürütme, Bakanlar
Kuruluna ve dolaylı olarak da, tabiî ki, bu yasa Millî Eğitimi
ilgilendiren bir yasa olduğuna göre, Millî Eğitim Bakanlığınca ve
Millî Eğitim Bakanlığının bürokratlarınca yürütülecek, yaşama
geçirilecek bir yasa.
Tabiî, benim bu konuda
bazı tereddütlerim var. Tereddütlerim nereden kaynaklanıyor? Millî
Eğitim Bakanlığımızın bürokratları maalesef okuduklarını pek iyi
anlayamıyorlar. Şimdi, bunu nereden çıkarıyorsunuz diyeceksiniz.
Kendilerine verdiğim soru önergelerine verdikleri yanıtlardan
çıkarıyorum. Çünkü, ben, Sayın Millî Eğitim Bakanımıza bazı sorular
soruyorum. Tabiî, dolaylı olarak bu bürokratlarımız tarafından
inceleniyor bu sorduğum sorular ve bir yanıt hazırlanıyor, Sayın
Millî Eğitim Bakanımızın da imzasıyla bu yanıt bize geliyor, biz de
bu yanıtı Sayın Millî Eğitim Bakanımızın yanıtı olarak kabul
ediyoruz. Bu yanıtlara baktığımızda, sayın bürokratların, bizim
sorduğumuz soruları ya okumadıklarını görüyorum ya da okuduklarını
anlamadıklarını. Dileyelim bu yasayı da bu şekilde yorumlamazlar,
yasanın özüne sadık kalarak uygularlar.
Şimdi, bazı iddialarda
bulunuyoruz. Nedir iddialarımız? Sayın bürokratların bu konuda
maalesef okumadıkları veya okuduklarını anlamadıkları.
Değerli arkadaşlarım,
geçtiğimiz günlerde, 2005 yılı içinde, Millî Eğitim Bakanımızdan
yanıtlaması amacıyla 3 tane soru önergesi vermiştim. Bu soru
önergesinin yanıtları bana ulaştı. Konu, İlköğretim Türkiye
Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Kitabıydı. 2005 yılında
basılan kitap ile 2004 yılında basılan kitap arasındaki
farklılıkları içeriyordu. Bu farklılıkların birkaç tanesini gündeme
getirmiştim. Bunların bazılarını Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal
da bir Grup konuşmasında dile getirdi. Sayın Bakanımız burada bu
konulara biraz yanıtlar verdi ve bana sonuçta
20
yazılı olarak da
yanıtlar ulaştı. Şimdi, yanıtlar elimde. Okuduğumda, inanın, benim
sorduğum soruların çoğunun yanıtının verilen yanıtlarda olmadığını
görüyorum.
Değerli arkadaşlarım,
örneğin, bayrağımızla ilgili bir soru sormuştum. Neydi?.. Niye
bayrağımızın altındaki bayrağı tanıtan bölüm çıkarıldı diye. Bana
verilen yanıt: Bayrak olmalı, bayrak varsa sorun yok. Bayrak var;
var da, altındaki tanıtan bölüm niye çıkmış? Yanıtta yok.
Bunun dışında, benim
çok önemsediğim, Atatürk'ün o güzel Onuncu Yıl Nutkunun bu kitaptan
çıkarılmasıydı. Verilen yanıtta iki tane ana unsur var. Bir
tanesinde deniliyor ki: "Bu bölüm halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili
bölüm, o nedenle çıkardık." İkincisi de şu: "Biz bunu buradan
çıkardık; ama, lise son sınıfın müfredatına koyduk."
Değerli arkadaşlarım,
şimdi, şunu kabul edelim: Bu ülkede mecburî eğitim 8 yıl; yani, 8
yılda insanlarımızı, çocuklarımızı mecburen eğitiyoruz ve
eğittiğimiz bu çocuklarımızın yaklaşık yüzde 40'ı lise öğretimine
devam etmiyor. Yani, diyoruz ki, Millî Eğitim Bakanlığımız diyor ki:
"Yüzde 40'ı, Atatürk'ün Onuncu Yıl Nutkunu okumayıversin efendim."
Bu anlama geliyor verilen yanıt.
İkinci yanıt daha
önemli: "Bu bölüm, halifeliğin kaldırılması bölümüydü" diye… Kitap
benim elimde. O bölüm, halifeliğin kaldırılması bölümü değil,
cumhuriyetin ilanı bölümünün arkasına konulmuş bir yazı. Şimdi,
benim anadilim Türkçe, gördüğümü de anlıyorum, sorduğumu da
biliyorum ve bu sorulara düzgün yanıtlar istiyorum Sayın Bakanım,
düzgün yanıtlar istiyorum.
Daha da ileri gitmek
istiyorum. Bu kitapların nasıl yazıldığından, hangi amaçlarla
yazıldığından, Türk Millî Eğitiminin hedefinin ne olduğundan, insan
haklarından falan bahsediliyor bana verilen yanıtlarda. Peki, şimdi
size soruyorum: Bu kitapları yazan yazarların hiç mi hakkı yok? Bu
kitaplarda bu değişiklikleri yaparken, hangi kitabın yazarından izin
aldınız? Onların görüşlerini aldınız mı; hayır, almanıza gerek yok
diyorsunuz. Neden gerek yok? Burada, bu insanların isimlerini
yazarları olarak yazıyorsanız, bu kitapların üzerinde yaptığınız her
değişiklikten bu insanların hakkı var. O zaman, insan hakları nerede
kaldı?!. Millî Eğitimin bu konudaki inceliği, Talim ve Terbiye
Kurulunun bu konudaki sorumlulukları nerede kaldı?! Ama, tabiî,
Talim ve Terbiye Kurulunu bir günde değiştirirseniz, o Talim ve
Terbiye Kurulu da gelir, işte, geçmişi bir kalemde silmeye kalkar,
kendi kafasına göre burada değişiklikler yapar ve arkasına da bir
şey eklersiniz…
İBRAHİM KÖŞDERE
(Çanakkale) - Cımbızla…
ORHAN SÜR (Devamla) -
Cımbızla, cımbızla, tabiî, cımbızla aramışlar arkadaşlarımız,
cımbızla aramışlar.
Güncelleme komisyonu…
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
ORHAN SÜR (Devamla) -
Sayın Başkanım, bitireceğim.
BAŞKAN - Toparlayın
lütfen.
Buyurun.
ORHAN SÜR (Devamla) -
Değerli arkadaşlarım, tarih kitaplarının güncellendiği nerede
görülmüş?! Tarih güncellenir mi?! Onsekiz yıldan beri
Bu kitap yayınlanıyor,
güncellemeye gerek duyulmamış. 18 inci yıl duyulmuş güncellemeye
gerek veya 17 nci yıl duyulmuş. Değerli arkadaşlarım, bunlar yanlış!
Bunlar yanlış!
Bakın "cımbızla"
diyorsunuz. Evet, cımbızla çok iyi ayıklamalar yapıyorlar. Bakın,
cımbızla yapılan ayıklamayı göstereyim size. İlk kitapta yayınlanan
Mustafa Kemal ve eşinin resmi… İkinci kitapta yayınlanan Mustafa
Kemal ve eşinin resmi… Bu size bir şey kazandırmaz Sayın Bakanım.
Bunlar ucuz oyunlar!.. Bunlar ucuz oyunlar!.. Bunlarla lütfen
uğraşmayın.
MURAT YILDIRIM (Çorum)
- Siz ne kazandıracak?
ORHAN SÜR (Devamla) -
Bize ne kazandıracak değil, bunları değiştirmeye kalkıyorsunuz,
gerekçesini bize açıklamak zorundasınız. Gerekçelerini bunları
yazanlara açıklamak zorundasınız. O zaman kendiniz ayrı kitap yazın.
O zaman ayrı kitap yazın.
Bakın Sayın Bakanım,
biraz önce, gündemdışı bir konuşmaya burada bir yanıt verdiniz.
Ermeni konulu bir konuşmaydı ve o konuşmada bir yanıt verdiniz, o
yanıtı hepimiz burada dinledik; ama, bu kitabın "Türk-Ermeni
İlişkileri" diye bir okuma parçası var.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Maddeyle ne alakası var?
ORHAN SÜR (Devamla) -
Bu okuma parçasının son cümlesini okursanız, inanıyorum ki, siz, bu
okuma parçasını bu kitabın içine almazsınız. Tutanaklara geçirmemek
için burada bu cümleyi okumuyorum. Eğer, bu cümleyi okursanız, Talim
Terbiye Kurulundaki bu arkadaşlarımızın, hangi konularda cımbızla
ayıklama yaparken, neleri kaçırdıklarını görürsünüz ve o zaman
buraya bunu bastırmazsınız. Sizden rica ediyorum, bunu lütfen
değiştirin; bu, Türkiye Cumhuriyetinin tezi değildir. Bu, birisinden
alınmış bir yazı olabilir, o zaman bu yazıyı buraya koymayın, buraya
başka bir yazı koyun. Buraya başka bir yazın koyun. Lütfen, bu
kitabı yazan insanlara saygı gösterin, bu kitaba emek veren
insanlara saygı gösterin ve bu kitabı yazıp, Türk toplumunun önüne
çıkaran, yıllarca bu kitabı yayınlayan insanların hakkını da verin
diyorum.
21
Hepinize saygılar
sunuyorum.
Teşekkür ediyorum.
(CHP sıralarından alkışlar)
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkan, müsaade eder misiniz?
BAŞKAN - Hükümet adına
Sayın Bakanın konuşma talebi var.
Sayın Çelik, mikrofon
sizin, kürsü sizin; buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
görüşülmekte olan yasa tasarısıyla ilgili olarak görüşlerini beyan
eden değerli milletvekili arkadaşlarımız, yasa tasarısının dışında
her şeyi burada ifade ettiler, kendilerine teşekkür ediyoruz.
Ben, burada bir-iki
hususa açıklık getirmek istiyorum. Özellikle, iki şeyi çok
önemsiyorum. Bir konuşmacımız, Sayın Kepenek, dedi ki: "Bu
bakanlığın, Sayın Bakanın, hükümetin, eğitimle ilgili bir felsefesi
var mıdır, bir ufku var mıdır, biz bunu anlamadık?!."
Sayın Kepenek, şunu
söyleyeyim; biz, evet, o felsefeye sahibiz, o felsefe bizim parti
programımızda var, o felsefe bizim hükümet programımızda var, Acil
Eylem Planımızda var ve o felsefe paralelinde de birçok icraat
yapılmıştır. Belki, zatıâlinizin bundan haberi yoktur.
Arkasından, Sayın
Erbatur dedi ki: "Çağdaş, aktif eğitim modeli ne zaman yürürlüğe
sokulacak?"
Bakın, hemen şunun
altını çizmek istiyorum. Dün Yüksek Öğretim Kuruluyla birlikte,
eğitim fakültelerindeki öğretim üyelerimizle birlikte bir toplantı
yaptık; bu, bir paylaşım toplantısıydı. Orada esas konu şu idi:
Milli Eğitim Bakanlığı, malumunuz, müfredatı değiştirdi. Bu müfredat
paralelinde öğretmen yetiştirilmesi gerekiyor. Orada, Yüksek Öğretim
Kurulunun yöneticileri de vardı ve bu müfredatın felsefesi, bu
müfredatın çağdaş yaklaşımı bütün üniversite öğretim üyeleri
tarafından, özellikle,. meseleden derinlemesine haberdar olan
öğretim üyeleri tarafından, Sayın YÖK yöneticileri tarafından, OECD
tarafından, Dünya Bankası tarafından, Avrupa Birliği tarafından,
yerli-yabancı bütün otoriteler tarafından tespit edilmiştir, kabul
edilmiştir ve Türkiye'de bununla ilgili yaptığımız incelemeler,
müfredatın uygulanmasıyla ilgili olarak yaptığımız bütün anketlerden
de, gerek öğretmenlerimizin gerek velilerimizin gerekse
öğrencilerimizin bu çağdaş yöntemi, bu çağdaş müfredatı
benimsediklerini kabul ettiklerini ve sizin sözünü ettiğiniz çağdaş
aktif eğitim modelini sorgulayıcı, öğrenci merkezi eğitimi kabul
ettiklerini ve bunun son derece olumlu sonuçlar verdiğini
göstermiştir, ortaya koymuştur.
Bu, zaten
uygulanmıştır. Şu anda bakın, daha 2004 yılında başlamış oldukları
bu, pilot uygulama olarak uygulanmıştır. Türkiye çapında 120 okulda
pilot uygulama olarak uygulanmıştır ve 2005-2006 eğitim-öğretim
yılında da bütün Türkiye'de bu uygulanmaktadır, şu anda Türkiye'deki
bütün okullarda uygulanmaktadır. Ders kitapları bu paralelde
hazırlanmıştır, hazırlanmaktadır; bunu, sizlerle özellikle paylaşmak
isterim. Bazı arkadaşlarımızın bazı şeylerden haberdar olmaması,
onların olmadığı anlamına gelmez değerli arkadaşlarım.
Şimdi, bir başka şey…
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Sayın Bakan, öğretmen yetiştirmeden müfredata
geçiyorsunuz.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Müsaade edin…
Şimdi, değerli
arkadaşlar, özel…
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Bununla ilgili yetişmiş öğretmen yok hizmetiçi eğitimde.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Hizmetiçi eğitimleri de devam ettiriyoruz
efendim.
N. GAYE ERBATUR
(Adana) - Öğretmen olmadan müfredat olmaz!
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Özel öğretim kurumlarıyla ilgili yasa 1965
yılında çıkmış. Bakın, aradan 41 yıl geçti ve köprünün altından çok
sular geçti, çok sular aktı. Bunun, bugüne, bugünün şartlarına,
bugünkü dünyadaki yaklaşıma göre ele alınması gerekiyordu. Bütün
özel öğretim kurumlarının, değerli arkadaşlar, genel öğretim
içindeki bütün payı yüzde 1,9'dur, yüzde 2 değildir. Biz, yüzde 98,1
öğrencimize devlet imkânlarıyla, kamu imkânlarıyla eğitim-öğretim
yaptırıyoruz ve bu konudaki çabamız, gayretimiz ortadadır.
Hükümetimiz son üç yıldır eğitime en büyük payı ayırmaktadır;
dolayısıyla, sanki bütün gayretimiz, bütün emeğimiz özel okullardan
yana imiş de, devlet okullarını ihmal etmişiz şeklindeki aslında bir
suçlamanın, bir ithamın muhatabı biz asla değiliz.
Şimdi, bazı özel
öğretim kurumlarına giden öğrenciler veyahut da özel öğretim
kurumlarına giden öğrencilere 1 000 YTL destekte bulunulması dün de
dile getirildi. Bu sefer, bütün gidecek öğrencilere uygulanacak bir
şey de…
Bir de arkadaşlar, bir
tasarıyı görmeden, bir kanun teklifini görmeden, onun bütün
detaylarına vâkıf olmadan onun üzerinde yorum yapmak, bilgi sahibi
olmadan hüküm sahibi olmak, peşin hükümlülük demektir. Özel okullar
yasası geldiği zaman, bütün maddeleriyle ilgili, değerli muhalefet
22
mensupları, iktidar
mensupları zaten görüşlerini söyleyecekler; ama, tabiî, bu konuda
yaklaşım farklılığı içerisinde olmamız son derece tabiîdir. Eğer, bu
konularda, özellikle bu tür meselelerde, ekonomik meselelere olan
yaklaşımda, sosyal politikalara olan yaklaşımda biz zaten farklı
görüşlere sahip olmasaydık, biz AK Parti, siz Cumhuriyet Halk
Partisi olmazdınız. Bu konuda sizin gibi düşünmüyoruz, bu konuda
sizin gibi düşünmediğimiz için de son derece mutluyuz. (AK Parti
sıralarından alkışlar)
Bir başka şeye
gelelim. Yine, dün, bir değerli milletvekili arkadaşımız dedi ki;
benim 21 inci Dönem Meclisinde yaptığım bazı konuşmalardan alıntılar
yaptı: Sayın Bakan muhalefet sıralarında otururken böyle söylüyordu,
şu anda Bakanlık koltuğunda oturuyor, ne diyor?
Arkadaşlar, ben,
muhalefet sıralarında otururken, 21 inci Dönemdeki yaptığım bütün
konuşmaları kitap olarak yayımladım. Bakın, bunlar hem tutanakta
var, bunlar gizli konuşmalar değil. "Öğretmene kaynak var mı" diye
sormuşum.
Bakın, ben size bir
şey söyleyeyim; biz, şu anda -çok yakında, yasa, Türkiye Büyük
Millet Meclisinin, siz değerli arkadaşlarımın huzuruna geliyor-
öğretmenlere seyyanen 40 artı 40 zam yapıyoruz. (AK Parti
sıralarından alkışlar) Değerli arkadaşlar, öğretmen maaşlarının 800
000 000 ile 1 milyar arasında olduğunu eğer düşünürseniz, 80 000
000'luk zam yüzde 10'luk bir zam demektir. 2006 yılında enflasyon
beklentisi yüzde 5'tir, tahmin edilen enflasyon yüzde 5'tir. Bakın,
bütün memurlara yapılan yüzde 5'lik zam öğretmenlere yapılmıştır,
artı, ilave olarak 40 artı 40 şeklinde seyyanen zam yapılmıştır ve
bu, yakında gelecektir.
Bir başka şey:
Öğretmenlerin ekders ücretlerine, yıllardan beri -son on yıla doğru
şöyle bir gidelim- ne kadar zam yapılmıştır? Bakın, enflasyon oranı
yüzde 5. Biz, enflasyon oranının kat kat kat kat üzerinde
öğretmenlerimizin ekders ücretine zam yapıyoruz ve yakında bunu da
getireceğiz. Evet, kaynak vardır ve yapıyoruz. (AK Parti
sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
Şimdi, bir başka şey:
Özellikle, zaman zaman yanlış anlaşıldığı için -ben bu yanlış
anlaşılmayı da düzeltmek isterim- bir milletvekili arkadaşımız
sürekli olarak bunu tekrarladığı için özellikle cevap verme gereği
duyuyorum. Efendim, son iki, üç yılda sıfır alan öğrencilerin
oranında yüzde 70'lik bir artış olmuştur.
Değerli arkadaşlar,
bakın, bir kez burada bunu izah ettim, bu vesileyle bir kez daha
söylüyorum. Bu bir ölçme ve değerlendirme yönteminden kaynaklanıyor;
o da şudur: Gerek ÖSYM tarafından gerekse Millî Eğitim Bakanlığı
Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü tarafından, 2003 yılına kadar,
bir öğrencinin ham puanı ne olursa olsun -ister 0,5; 0,4; 0,3; 0,1
bile olsa- değerlendirmeye tabi tutuluyordu ve bundan dolayı, sıfır
alan öğrenci sayısı neredeyse sıfırdı. Fakat, 2003 yılından itibaren
bir karar alındı ve denildi ki, bundan böyle ham puanı 0,5 ve
altında olanların puanı değerlendirmeye değmez şeklinde ele alınacak
ve bunlar değerlendirme dışı bırakılacaktır.
Şimdi, her 0,1
aralığında da 10 000 öğrenci var. Eğer biz eski ölçme ve
değerlendirme yöntemine dönersek, sıfır alan öğrenci sayısını
karşınıza sıfır olarak getirebiliriz. Yani, geçmişte çok azdı da
şimdi artmış şeklinde asla bir durum söz konusu değildir. Bunu
birkaç kere izah ettim. ÖSYM'nin yaptığı sınavlar için de bu
geçerlidir, bizim yaptığımız ortaöğretim kurumları giriş sınavı için
de böyledir. Bu, tamamen, teknik bir hesaplama şeklinden
kaynaklanmaktadır. Geçmişte iyi olup da bugün kötü olan bir durum
yoktur. Bakın, bugün dünden çok iyidir, yarın bundan da daha iyi
olacaktır. Hepinizin buna inanmasını istiyorum.
Değerli
milletvekilleri, bakın, özellikle bir şeyin daha altını çizmek
istiyorum. Biz 15 yeni üniversitenin kurulmasıyla ilgili tasarıyı
getirdik, hep birlikte destekledik, çıkardık. Üniversitelerimize,
üniversite esprisine son derece büyük bir önem atfediyoruz.
Değerli arkadaşlarım,
bakın, şu anda, yurt dışında 70 000 evladımız var, 70 000 evladımız
yurt dışında eğitim yapıyor. 1980 yılında bütün dünyadaki üniversite
öğrencisi sayısı 50 000 000'du, yirmi yıl sonra, 2000 yılında 100
000 000 oldu. Bakın, yirmi yılda yüzde 100 arttı.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Sayın Başkanım, bitiriyorum.
Yapılan hesaplamalara
göre, 2020 yılında bu sayı 200 000 000 olacak ve bizim yaptığımız
demografik hesaplara göre, bakın, şu anda, 1 900 000 civarında
üniversite öğrencisi var, 2023 yılında, cumhuriyetin 100 üncü
yılında, Türkiye'deki üniversite öğrenci sayısının, yine, eğer,
dünyadaki bu eğilime bizde uyarsak, dünya standartlarını yakalarsak,
asgarî 5 000 000 - 6 000 000 civarında olması gerek. Şimdi, bunun
hazırlığını yapmak zorundayız. Hiçbir hazırlık yapılmamıştır diye
ifade edildi. Bizim hükümetimiz döneminde, son zamanlarda
kurulanlarla birlikte 80 adet fakülte ve yüksekokul… Bakın, meslek
yüksekokulu değil, 4 yıllık lisans eğitimi yapan fakülte ve
yüksekokul kurulmuştur. 46-47 tanesiyle de ilgili olarak işlemler
devam ediyor. Bu altyapı değildir de… İlkokul kurmaktan söz
etmiyorum; fakülte ve yüksekokul kurmaktan söz ediyorum. Bunun
bilinmesini istiyorum.
23
Eskişehir
Milletvekilimiz Sayın Yücesan, Eskişehir'deki ilköğretim
yatırımlarıyla ilgili olarak bazı ifadeler kullandı. Biz, 2005 yılı
içerisinde, kamu kaynaklarından Eskişehir İlimize 21 trilyon 100
milyarlık yatırım yapmışız ve raylı sistemlerle ilgili olarak da,
Sayın Milletvekilimizin bilmesini istiyorum, İstanbul, Eskişehir,
Erzincan ve Sivas İllerinde olmak üzere 4 ilimizde raylı sistemlerle
ilgili olarak eğitim-öğretim faaliyeti başlamıştır. Bunu da,
buradan, sizlere duyuruyorum.
Ayrıca, Eskişehir'deki
halk eğitim merkezi müdürünün atamasıyla ilgili bir usulsüzlük
olduğu ifade edildi. Değerli arkadaşlarım, hiçbir usulsüzlük yok.
Komisyon tarafından yapılan elemeler, sınavlar sonucu ilk 5'e giren
adaylar, Sayın Valiye takdim edilir, Sayın Vali tarafından birinin
ataması yapılır. Hali hazırda halk eğitim merkezi müdürlüğüne atanan
şahıs, bu 5 kişi arasında olduğu için atanmıştır. Bu konuyla ilgili
herhangi bir problem yoktur. Arkadaşlarımın dile getirdikleri bazı
hususlarla ilgili detaylar var; ama, ilgili zamanlarda onlara da
gerekli cevapları vereceğim.
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Ders kitabı…
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Ders kitabıyla ilgili olarak, Sayın Sür'ün
sorularına, ben, burada cevap verdim. Daha sonra…
ORHAN SÜR (Balıkesir)
- Yine, aynı şeyler…
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Bakın, burada cevap verdim, bu kürsüde
cevap verdim. Biz, ders kitaplarını büyük bir incelikle, titizlikle
hazırlıyoruz. Özellikle…
ORHAN SÜR (Balıkesir)
- Kuvayı Milliyeyi yanlış yazıyorsunuz.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Devamla) - Hayır, ben… Sayın Sür, bakın, size cevap
verme konumunda olmayan bürokratları, siz, okuduklarını anlamamakla
suçladınız. Bu arkadaşlarım, okuduklarını sizin kadar anlıyorlar,
sizden iyi anlıyorlar.
Saygılar sunuyorum.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
ORHAN SÜR (Balıkesir)
- Cevapları yok burada, cevap!.. Cevaplar burada!
BAŞKAN - Kişisel
ikinci söz için, Mustafa Ataş?.. Yok.
Kütahya Milletvekili
Alaettin Güven. (AK Parti sıralarından alkışlar)
YAKUP KEPENEK (Ankara)
- Sayın Başkan, soru hakkımızı kullanacak mıyız?
BAŞKAN - Soru-yanıt
bölümüyle ilgili, ekranda kaydınız var.
ALAETTİN GÜVEN
(Kütahya) - Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; 1009
sıra sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim
Bakanlığına Devredilmesine Dair Kanun Tasarısının 18 inci maddesi
üzerine şahsım adına söz aldım; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime başlarken,
biraz önce bu kürsüden Millî Eğitim Bakanımız, öğretmenlerimizin
maaşlarına ve ekders ücretlerine dair yapılması planlanan
iyileştirmeyi açıkladığı için, kendisine teşekkür ediyorum, Bakanlık
çalışanlarını ve hükümetimizin çalışanlarını ve hükümetimizi, bu
çalışmalarından dolayı kutluyorum.
Değerli arkadaşlarım,
Millî Eğitim Bakanlığı, hep de gördüğümüz, bildiğimiz gibi, büyük ve
ilk projelere imzayı atıyor ve bu projeleri bir bir hayata
geçiriyor. Bu projelerden birisi de "Eğitime Yüzde Yüz Destek
Kampanyası" olarak karşımızda duruyor. Bu kampanyayla, Türk eğitim
sektörünün nitelik ve nicelik sorunlarının, devlet, özel sektör ve
üçüncü sektör olan sivil toplum kuruluşlarıyla el ele verilerek
çözümlenmesi amaçlanmaktadır.
Eğitime Yüzde Yüz
Destek Kampanyası çerçevesinde, 960 okul binası yapılmış, bu
kampanyayla birçok güzel okulumuz eğitim faaliyetlerine
kazandırılmıştır. Bu kampanya çerçevesinde Kütahya'da yapılan Nafi
Güral Fen Lisesi açılışını, 2005-1006 öğretim yılı açılış törenleri
münasebetiyle Sayın Başbakanımız yapmıştır, teşekkür ediyorum.
Dileğimiz, bu okulların yurdumuzun bütün bölgelerinde devlet-millet
işbirliğiyle yapılmasının sürdürülmesi. Hem Millî Eğitim hem de özel
sektörün yaptığı bu tür okulların mimarisinde gelenekle geleceğin
birleştirilmesine önem verilmektedir. Bu yeni okul binaları estetik
açıdan Anadolu medeniyetlerinin özelliklerini taşımaktadır. Bu
okullarda 30 kişilik sınıflarda eğitim yapılması hedeflenmektedir.
Bütün dünyayla
iletişime geçmenin önemli bir yolu olan internetin bütün
okullarımızda bağlanmasına çalışılmaktadır. Şu ana kadar 45 000
okulumuzun internetleri bağlanmış, bunun bütün okullarımızı
kapsayacak şekilde geliştirilmesi hedeflenmektedir.
Millî Eğitim
Bakanlığımızın bu hedeflerinin bir bir gerçekleşmesi temennisiyle
yasa tasarısının hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyor saygılar
sunuyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Şimdi, 10
dakikalık "soru-yanıt" bölümüne geçiyoruz.
İlk soru, Van
Milletvekili Sayın Mehmet Kartal'ın.
SALİH KAPUSUZ (Ankara)
- Sayın Başkan, son maddede soru olmaz.
BAŞKAN - Buyurun Sayın
Mehmet Kartal.
MEHMET KARTAL (Van) -
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Sayın Bakanım,
taşımalı eğitim sistemine son vermeyi düşünüyor musunuz? Doğu
Anadolu Bölgesinde çok külfetli ve risklidir bu sistem. Bunların
yerine yatılı bölge okullarının sayısını
24
artırmayı düşünüyor
musunuz? Örneğin: Van Gedikbulak Nahiyesine bağlı 22 köy vardır,
nüfusu da bir ilçe nüfusundan fazladır. Bu yatılı bölge okullarına
önümüzdeki yıllardaki bütçenizde de olsa yer verecek misiniz?
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN - Sayın Yakup
Kepenek.
YAKUP KEPENEK (Ankara)
- Teşekkür ederim Sayın Başkan
Aracılığınızla, Sayın
Bakanımıza bazı sorular sormak istiyorum.
Anlaşılan, benim
konuşmamı Sayın Bakan çok yüzeysel dinledi ya da dinlemek istemedi.
Sayın Bakan, benim somut sorularımdan hiçbirine cevap vermedi.
Bakınız, ben, Fatma
Özcan'dan giderek "bu yıl, Bakanlığınızın 4 üncü yılında, kaç
çocuğumuz okula gidemiyor" diye sordum; hiçbir şey söylenmedi.
"Meslekî ve teknik
öğretim konusunda meslek adamı, ara eleman yetiştirme konusunda yen
yaptınız" dedim; hiçbir şey söylenmedi.
Bu konu, Ankara'da,
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği toplantısında gündeme geldikten
sonra, yeniden tartışılmaya açıldı ve hükümetin o konudaki
başarısızlığının, üreticiler tarafından bir kez daha altı çizildi;
Türkiye'de, pek çok alanda istihdam imkânı var, iş alanı açık;
ancak, o alanlar için gerekli nitelikli personel yok, teknisyen yok,
uzman yok.
BAŞKAN - Sorunuzu
maddeyle bağlantı kurarak sorun.
YAKUP KEPENEK (Ankara)
- Getireceğim… Sayın Başkan, soru soruyorum.
BAŞKAN - Hayır,
maddeyle bağlantılı olarak sorun.
YAKUP KEPENEK (Ankara)
- Bağlantılı.
Bu konuda, Bakanlığın
hiçbir şey yaptığı yok.
Ben, ayrıca "oniki
yıllık temel eğitime ne zaman geçilecek, programınız nedir" diye
sordum; o konuda da bir şey yok.
Öğretimin kalitesi,
eğitimin kalitesi, öğretim üyesi sayısı, öğretmen sayısı konusunda
sorduğum sorulara da hiç cevap alamadım; bu soruların da yanıtı yok.
Bütün bunları
toplayınca, Sayın Başkan, benim, Sayın Bakanın istifasını istemekte
ne kadar haklı olduğum ortaya çıkıyor. Eğer, Sayın Bakan, bu istifa
talebimi yerine getirmezse, şu kadarını söyleyeyim, ben, bu konunun
-millî eğitimin- burada çok daha ayrıntılı, çok daha düzgün bir
biçimde araştırılmasını, neşterlenmesini ve toplumun yararına yeni
açılımların yapılmasını önereceğimi, bu konuda gensoru önergesi
vermeye çalışacağımı bilgilerinize sunmak isterim.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN -Sayın Bakan.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Efendim, Sayın Kartal'ın sorularına yazılı
cevap vereceğim.
Sayın Kepenek'in
sorusu olmadığı için, onlara, zaten cevap vermiyorum.
YAKUP KEPENEK (Ankara)
- Çok iyi! Halkımız bunu görüyor. Soru var mı yok mu, bunu halkımız
çok güzel görüyor.
BAŞKAN - Başka soru
yok.
18 inci maddeyi…
(CHP sıralarından bir
grup milletvekili ayağa kalktı)
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Yoklama istiyoruz Sayın Başkan. Toplantı yetersayısının
aranmasını istiyoruz.
BAŞKAN - Şimdi,
isimlerinizi tek tek söyleyin, 20 kişiyi tespit etmemiz gerekiyor.
Kemal Anadol, Kemal
Sağ, Sedat Pekel, Gaye Erbatur, Ferit Mevlüt Aslanoğlu, Halil
Ünlütepe, Sezai Önder, Hakkı Ülkü, Yakup Kepenek, Ali Cumhur Yaka,
Mehmet Kartal, Ahmet Yılmazkaya, Hasan Ören, Tuncay Ercenk…
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - 20 dolunca yeter.
BAŞKAN - Enis Tütüncü,
Mehmet Küçükaşık, Mehmet Boztaş…
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Olmadı mı 20?
BAŞKAN - Osman Özcan,
Osman Kaptan, Ramazan Kerim Özkan…
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - 20 olmadı mı? 20'yi geçmiştir Başkanım.
BAŞKAN - Salih Gün,
Şevket Arz…
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - 20 dolmadı mı?
BAŞKAN - Orhan Diren.
Tamam.
Yoklama işlemini
başlatıyorum.
25
3 dakika süre
veriyorum.
(Elektronik cihazla
yoklama yapıldı)
K. KEMAL ANADOL
(İzmir) - Yoklama pusulalarının kontrol edilmesini istirham
ediyorum.
BAŞKAN - Değerli
milletvekilleri, toplantı yetersayısı vardır.
Kamu Kurum ve
Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî Eğitim Bakanlığına Devredilmesi
ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile
Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (1/1050)(S. Sayısı:1009)
---------(Devam)
BAŞKAN - 18 inci
maddeyi oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul
edilmiştir.
Tümünün oylamasından
önce, İçtüzük 86 ncı maddeye göre, oyunun rengini açıklamak amacıyla
söz isteyen arkadaşlarımız: Aleyhte Malatya Milletvekili Ferit
Mevlüt Aslanoğlu, lehte Hatay Milletvekili Mehmet Eraslan.
Buyurun Sayın
Aslanoğlu. (CHP sıralarından alkışlar)
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Malatya) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin çok değerli üyeleri;
Malatya'da 160 000 öğrencimiz var -ilköğretim ve lise- 910 okulumuz
var, 7 500 öğretmenimiz var.
Sayın Bakanım, Malatya
Millî Eğitim Müdürünü… Size şey veriyorum, ajandadan: 2002'den
2004'e kadar çalıştınız bu insanla, 2004 Eylül ayında aldınız;
dikkatinizi çekerim, okullar açılırken. Okullar açılırken, Malatya
Millî Eğitimi müdürsüz kaldı. Bir atama yaptınız, tekrar, haziranda
bu arkadaşı aldınız, yerine, tekrar aynı kişiyi getirdiniz. 2005
Eylülünde -yine eylülde- yine aldınız bunu, kasımda tekrar aynı
kişiyi getirdiniz ve nihayet 2006 yılının ocak ayında yine aldınız
bir arkadaşımızı, yine, aynı arkadaşı getirdiniz. Yani, futbol topu
oynanıyor, biri gidiyor biri geliyor, biri gidiyor biri geliyor…
BAŞKAN - Sayın
ASlanoğlu, bir dakika…
Arkadaşlar, Sayın
Aslanoğlu, oyunun rengini belirten bir konuşma yapıyor…
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Devamla) - Efendim, oyumun rengini belirteceğim.
BAŞKAN - İzlemelisiniz
ki konuşmayı, oyunun rengiyle ilgili gerekçeyi duyabilesiniz.
Lütfen, sükûneti sağlayalım, ayakta olanlar, lütfen, otursun.
FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU
(Devamla) - Sayın Bakanım, Malatya'da eğitime gönül vermiş… Çağdaş
eğitim diyoruz sabahtan beri, çağdaş eğitime gönül veren insanlara
ve okullara saygılı, öğrenciye saygılı, Malatya halkına saygılı,
Malatya'daki çocuklara saygılı… Acaba, aynı kişi gidip aynı kişi
gelmek; hakikaten ben bunu hazmedemiyorum Sayın Bakanım. Yani, 2004
yılından beri bir kişi gönderip bir kişi getiriyorsunuz.
Size şunu söylüyorum:
Bu sene 3 okulun -ekim ayında çocuklar soğukta üşüdüğünden-
kalorifer yakıtlarını -ihale yapılmadığı için ve Millî Eğitim
Müdürlüğündeki boşluk nedeniyle- sağdan soldan dilenerek temin
ettik, o çocukları üşütmedik.
Onun için Sayın
Bakanım, benim oyum menfidir ve Malatya'daki çocuklarımıza, Malatya
halkına, Malatyalı çocuklarımızın geleceğine… Lütfen, aynı futbol
topu, aynı iki kişi arasında top oynamayın.
Saygılar sunarım,
teşekkür ederim. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Oyunun
rengini belirtmek için lehte söz isteyen Hatay Milletvekili Sayın
Mehmet Eraslan'a söz veriyorum.
Buyurun Sayın Eraslan.
MEHMET ERASLAN (Hatay)
- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Daha önceki
konuşmamda, bu kanun tasarısı, Tevhidi Tedrisat Kanunu çerçevesinde
eğitimin tek elden ve etkin yürütülmesini amaçladığı için, genel
manada olumlu bulduğumu, genel manada doğru bulduğumu ifade
etmiştim; fakat, bununla beraber Türk eğitim sistemindeki birtakım
zafiyetleri ve Türk eğitim sisteminin ihtiyaçlarını,
öğretmenlerimizin, eğitimcilerimizin içinde bulunduğu zor koşulları,
öğrencilerin içinde bulunduğu zor koşulları, üniversitelerin içinde
bulunduğu zor koşulları, üniversite mezunu olduğu halde işportacılık
yapan, pazarcılık yapan gençlerimizin sorunlarını, atama
26
bekleyen beden eğitimi
öğretmenlerinin, ilköğretim öğretmenlerinin ve branş öğretmenlerinin
büyük bir umutla beklenti içerisinde olduğunu ifade ettik. Bütün
bunlar, Türk eğitim sisteminin içeriğini oluşturuyor. Sayın
Bakanımız dedi ki: "Milletvekillerimiz çıktılar, yasa dışında her
şeyi ifade ettiler." Allahaşkına, şimdi soruyorum: Bunun neresi
eğitim dışı?! Yani, kanunun doğru olduğunu zaten başta ifade ettik
ve geç kalmış bir kanun olduğunu ifade ettik, keşke üç yıl önce
olsaydı ve bunun sonuçlarını bugün alıyor olsaydık şeklindeki
kanaatlerimizi söyledik; ama, onun dışında, Türkiye'nin eğitim
sisteminde birtakım zorluklarının olduğunu ifade etmek yasa dışında
konuşmak mıdır? Yani, biz, burada, eğitimi konuşuyoruz; eğitimin de
sorunlarını, eğitimin temel sorunlarını, eğitimcinin ve eğitim gören
insanların sorunlarını ifade etmek kadar doğal bir şeyin olmadığını
düşünüyorum.
Sayın Bakanım, 40 000
000+40 000 000 lira seyyanen zamdan bahsettiler. Şimdi, sizlere
söylüyorum: Açlık sınıra yakın bir ücret alan öğretmenler 40 00 000
daha fazla para alacaklar, ekders ücretleri de iyileştirilecek.
Yoksulluk sınırı ne kadar; yoksulluk sınırı 1 750 000 000 lira.
Şimdi, bu 40 000 000 ne kalıyor; ağırlığı ne bu 40 000 000'un veya
ekders ücretlerinde yapılacak cüzi bir artırımın, eğitimcilerin ve
öğretmenlerimizin ekonomik koşullarını iyileştireceğini tahmin
etmiyorum.
Evet, ben dedim ki:
Yüzde 77 oranında 0 alan öğrenciler… Üniversite sınavına girdiği
halde, önceki dönemlere göre 0 alan öğrenciler yüzde 77 düzeyinde
artış göstermiştir. Sayın Bakanımız, ölçme değerlendirme
sınavlarındaki sistem değişikliğinden mütevellit böyle bir sonucun
ortaya çıktığını ifade etti. Peki, onu da kabul ediyorum. O ölçütü
almayalım, başka bir ölçütü getirelim.
Bakın, 2005 yılında, 1
730 00 000 öğrenci üniversite sınavına girerken, bunların 400 000'i
yerleştirilebilmiş ve 1 330 504 öğrencimiz, yüksekokula ve
yükseköğretime yerleştirilememiştir, yerleşmemiştir. Peki, bu, Türk
eğitim sisteminin geldiği noktanın, Türk eğitim sisteminin hangi
konumda olduğunun en önemli göstergesi değil midir? Sıfırlardan
vazgeçtik. Sınava giren öğrenciler belli, kazanan öğrenciler belli;
ama, üniversite dışında kalan 1 330 504 öğrencinin varlığı da burada
belli. Geldiğimiz nokta belli.
Sayın Bakanım, siz
daha önce ne demiştiniz: "Allah bile vermediği şeyi istemez." Şimdi,
birçok ilimizde, özellikle Doğu ve Güneydoğu illerimizde ve İç
Anadolu'nun birtakım taşra illerinde, öğrenciler kaliteli bir eğitim
alamıyor, eşitlik ilkesi yok. Yokluk ve yoksulluk içerisinde fakru
zaruret içerisinde yaşayan öğrencilerimiz, ailelerimiz çocuklarını
okutamıyor. Sosyal devlet ilkesi gereği, sizin, bunlara, hem özel
okul giderlerini finanse etme hem de özel dershanelerde bunları
istihdam etme, daha doğrusu finans sağlama göreviniz yok mudur?
Peki, siz bu ifadeyi
kullanırken şimdi değişen ne? Peki, neyi verdiniz?
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayın
lütfen.
MEHMET ERASLAN
(Devamla) - Toparlıyorum.
Şu an neyi verdiniz?..
BAŞKAN - Bir de,
oyunuzun rengini belli edeceksiniz…
MEHMET ERASLAN
(Devamla) - Başta söyledim ben Sayın Başkanım, oyumun renginin kabul
olacağını, doğru bir kanun tasarısı olduğunu başta ifade ettim, bunu
üçüncü defa ifade ediyorum. Acaba, konuşmakta güçlük mü çekiyorum,
yoksa siz ve arkadaşlarımız anlamakta güçlük mü çekiyorlar, bunu
bilmiyorum. Üçüncü kez söylüyorum ben bunu.
BAŞKAN - Açık, net bir
şekilde söylenmesinde, tekrarda mahzur yoktur.
MEHMET ERASLAN
(Devamla) - Sayın Başkanım, teşekkür ediyorum.
Bakın, eğitim insana
yapılan bir yatırımdır. İnsana yapılan yatırım, taşlara çiviyle
yazılan yazılar gibidir ve üzerinden asırlar da geçse o yazılar
silinmez. İnsana yapılan yatırım, Türkiye'nin gelecek nesillerine
yapılan yatırım -ama, kaliteli bir yatırım, doğru bir yatırım-
Türkiye'nin ulusal çıkarları, gelecek bütünlüğü, gelecek çıkarları
açısından önemlidir. İyi eğitim alan milletler ve topluluklar var
olmuştur, güçlü olmuştur ve çağdaş olmuştur, muasır medeniyet
seviyesine böyle ulaşmıştır; ama, çarpık bir eğitim sistemiyle bir
yere varan ve kendini var eden milletler olmamıştır.
Hepimizin görevi,
başta Sayın Bakanımız olmak üzere Türk eğitiminde, Türk eğitim
sisteminde hepimizin görevi, bu milletin geleceğini eğittiğimiz
zaman, bu ülkenin evlatlarını eğittiğimiz zaman, millî ve manevi
değerlere saygılı, ülkesine, bayrağına, vatanına, milletine, ulusuna
ve Ezanına saygılı birer fert olarak yetiştirmek, onlara bu kültürü,
onlara bu öğretiyi vermek hepimizin görevdir diyorum ve hepinizi, en
kalbî duygularla selamlıyorum.
BAŞKAN - Değerli
milletvekilleri, tasarının tümü açıkoylamaya tabidir.
Açıkoylamanın şekli
hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.
Açıkoylamanın,
elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul
edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Oylama için 3 dakika
süre vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen üyelerin teknik
personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme
giremeyen üyelerin, oy pusulalarını, oylama için öngörülen 3
dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
27
Ayrıca, vekâleten oy
kullanacak sayın bakanlar varsa, hangi bakana vekâleten oy
kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını
da taşıyan oy pusulasını, yine, oylama için öngörülen 3 dakikalık
süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
Oylama işlemini
başlatıyorum.
(Elektronik cihazla
oylama yapıldı)
BAŞKAN - Değerli
milletvekilleri, Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Bağlı Okulların Millî
Eğitim Bakanlığına Devredilmesi ile Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının -sıra sayısı 1009- oylama
sonucunu veriyorum:
Oy sayısı: 262
Kabul : 235
Ret : 27 (x)
Tasarı yasalaşmıştır;
hayırlı olsun.
Sayın Bakan kısa bir
teşekkür konuşması istiyor.
Kürsüye buyurun Sayın
Bakan.
MİLLÎ EĞİTİM BAKANI
HÜSEYİN ÇELİK (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu
tasarının yasalaşmasında emeği geçen bütün arkadaşlarıma teşekkür
ediyorum. Kanunumuz hayırlı olsun efendim. (AK Parti sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN - Tekrar
hayırlı olsun.
Değerli
milletvekilleri, gündemin 4 üncü sırasında yer alan, Türkiye
Cumhuriyeti Devlet Planlama Teşkilatı İle Suriye Arap Cumhuriyeti
Devlet Planlama Komisyonu Arasında Anlayış Muhtırasının
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri
Komisyonu Raporunun görüşmelerine başlıyoruz.
X Türkiye Cumhuriyeti
Devlet Planlama Teşkilatı İle Suriye Arap Cumhuriyeti Devlet
Planlama Komisyonu Arasında Anlayış Muhtırasının Onaylanmasının
Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ve Dışişleri Komisyonu Raporu
(1/1013) (S. Sayısı: 912) (x)
BAŞKAN - Komisyon ve
Hükümet burada.
Komisyon raporu, 912
sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır.
Tasarının tümü
üzerinde söz isteyen?.. Yok.
Tasarının tümü
üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Maddelerine
geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler…
Kabul edilmiştir.
1 inci maddeyi
okutuyorum:
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
DEVLET PLANLAMA TEŞKİLÂTI İLE SURİYE ARAP CUMHURİYETİ DEVLET
PLANLAMA KOMİSYONU ARASINDA ANLAYIŞ MUHTIRASININ ONAYLANMASININ
UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI
MADDE 1.- 15.12.2004
tarihinde Şam'da imzalanan "Türkiye Cumhuriyeti Devlet Planlama
Teşkilâtı ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devlet Planlama Komisyonu
Arasında Anlayış Muhtırası"nın onaylanması uygun bulunmuştur.
BAŞKAN - Söz
isteyen?.. Yok.
Maddeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.
2 nci maddeyi
okutuyorum:
MADDE 2.- Bu Kanun
yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
BAŞKAN - Söz
isteyen?.. Yok.
Maddeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.
3 üncü maddeyi
okutuyorum:
MADDE3.- Bu Kanun
hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
BAŞKAN - Söz
isteyen?.. Yok.
Maddeyi oylarınıza
sunuyorum: Kabul edenler... Etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Değerli
milletvekilleri, tasarının tümü açıkoylamaya tabidir.
Açıkoylamanın şekli
hakkında Genel Kurulun kararını alacağım.
28
Açıkoylamanın
elektronik oylama cihazıyla yapılmasını oylarınıza sunuyorum: Kabul
edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Oylama için 3 dakika
süre vereceğim. Bu süre içerisinde sisteme giremeyen üyelerin teknik
personelden yardım istemelerini, bu yardıma rağmen de sisteme
giremeyen üyelerin, oy pusulalarını, oylama için öngörülen 3
dakikalık süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
Ayrıca, vekâleten oy
kullanacak sayın bakanlar var ise, hangi bakana vekâleten oy
kullandığını, oyunun rengini ve kendisinin ad ve soyadı ile imzasını
da taşıyan oy pusulasını, yine, oylama için öngörülen 3 dakikalık
süre içerisinde Başkanlığa ulaştırmalarını rica ediyorum.
Oylama işlemini
başlatıyorum.
(Elektronik cihazla
oylama yapıldı)
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Planlama Teşkilatı ile
Suriye Arap Cumhuriyeti Devlet Planlama Komisyonu Arasında Anlayış
Muhtırasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı
912 sıra sayısıyla gündemdeydi; açıkoylama sonucunu açıklıyorum:
Kullanılan oy sayısı:
239
Kabul: 239 (X)
Hayırlı olsun, tasarı
yasalaşmıştır.
5 inci sırada yer
alan, İzmir Milletvekili Fazıl Karaman ile Balıkesir Milletvekili
Ali Osman Sali'nin; 178 Sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Bir Madde Eklenmesine
Dair Kanun Teklifi ile Plan ve Bütçe Komisyonu raporunun
müzakeresine başlıyoruz.
İzmir Milletvekili
Fazıl Karaman ile Balıkesir Milletvekili Ali Osman Sali'nin; 178
Sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnameye Bir Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ile
Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/614) (S. Sayısı: 1055) (XX)
BAŞKAN - Komisyon?..
Burada.
Hükümet?.. Burada.
Komisyon raporu 1055
sıra sayısıyla bastırılıp dağıtılmıştır. Teklifin tümü ezerinde söz
isteyenler: Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Trabzon Milletvekili
Akif Hamzaçebi, Anavatan Partisi Grubu adına Diyarbakır Milletvekili
Muhsin Koçyiğit, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Balıkesir
Milletvekili Ali Osman Sali.
Şahısları adına
talepte bulunanlar: Adana Milletvekili Recep Garip, Şırnak
Milletvekili İbrahim Hakkı Birlik, Denizli Milletvekili Ümmet
Kandoğan, Hatay Milletvekili Mehmet Eraslan.
Şimdi sırasıyla
görüşmelere başlıyoruz. İlk önce, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu
adına Trabzon Milletvekili Sayın Akif Hamzaçebi; buyurun. (CHP
sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA MEHMET
AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamede değişiklik yapılmasına ilişkin yasa teklif hakkında
görüşlerimi açıklamak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz
aldım. Sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; bu teklif, Maliye Bakanlığı bünyesinde Gelir
Politikaları Genel Müdürlüğü adıyla bir yeni genel müdürlüğün
kurulmasını öngörmektedir. Tabiî ki, bu noktaya nasıl geldik, Maliye
Bakanlığı bünyesinde böylesi yeni bir genel müdürlüğün oluşturulması
aşamasına nasıl geldik konusunu, müsaade ederseniz, çok kısaca
değerlendirmek istiyorum.
Bunun çok kısa bir
özgeçmişi var. Şöyle ki: Mayıs 2005 tarihinde, hatırlayacaksınız,
yine Genel Kurulda, Gelir İdaresi Başkanlığının teşkilat ve
görevleri hakkındaki bir tasarıyı kabul etmiştik ve tasarı
yasalaşarak yürürlüğe girmişti. Bildiğiniz gibi, vergi sistemi
dediğimiz kavram, vergi mevzuatı ile vergi yönetiminden oluşur.
Vergi mevzuatı ve vergi yönetimi, diğer adıyla vergi idaresi, her
ülkenin vergi sistemini oluşturur ve mevzuat ve idare karşılıklı,
birbirileriyle her zaman için etkileşim içerisindedir.
Bazı ülkeler, vergi
mevzuatı kısmını, yani, vergi kanunları kısmını bir politik karar
olarak algılayıp "vergi mevzuatının yapılması hükümetin işidir.
Hükümetlerin politikalarına göre belirlenir" düşüncesiyle, bunu
Maliye Bakanlığı bünyesinde bir genel müdürlük veya Maliye
Bakanlığına bağlı bir birim olarak örgütlemişlerdir. Bunun yanında,
vergi yönetimi dediğimiz vergi uygulaması işini de, biraz daha
bağımsız kılarak, tabiri caizse, yarı özerk bir yapıya kavuşturarak,
biraz, hükümetin, siyasetin etkisinden uzak tutmuşlardır. Bunu,
birkısım ülkeler yapmaktadır. Örneğin, Ekonomik İşbirliği ve
Kalkınma Teşkilatının, yani, OECD'nin 30 üyesi içerisinde 16'sında,
Maliye Bakanlığı
29
içinde bütün bu
birimler örgütlendiği halde, yani, vergi politikası birimi ile vergi
uygulaması birimi Maliye Bakanlığı içinde bir veya birden fazla
genel müdürlük olarak örgütlendiği ve hizmetler o şekilde sunulduğu
halde, 14 ülkede farklı, Türkiye'nin bugün bu teklifin
yasalaşmasıyla kavuşacağı şekilde farklı bir uygulama yapılmaktadır.
14 ülkede de, vergi politikası birimi Maliye Bakanlığı içinde
oluşturulmakta, vergi uygulaması ise Maliye Bakanlığı dışında, daha
yarı bir özerk yapıya kavuşturulmaktadır.
Türkiye, görünüşte, bu
ikinci modeli, yani, uygulamanın biraz daha özerkleştirildiği,
politika biriminin ise Maliye Bakanlığı içinde tutulmaya çalışıldığı
bir birimi, bir oluşumu benimsemiş gözükmektedir. Ancak, gerçekte
durum öyle değil; biraz sonra ona değineceğim. Önce şunu belirteyim;
neden bu 14 ülke böyle bir uygulamayı benimsemiştir; yani, vergi
uygulamasını biraz daha özerk kılıp, vergi politikasını Maliye
Bakanlığı içinde hükümete bağlı olarak örgütlemiştir? Bunun
gerekçesi şudur: Birincisi, vergi uygulaması eğer hükümetlerin
kontrolünde olursa, bu doğru olmaz. O zaman, tüm uygulamalara
hükümetler, siyasîler karışır. Hükümetlerin, siyasîlerin karıştığı
vergi uygulaması da, objektiflikten uzaklaşır ve o zaman uygulamada
kararlar işin teknik zorunluluklarına, objektiviteye göre değil,
siyasete göre alınır. Bu da uygulamanın niteliğini, kalitesini bozar
ve vatandaşa kötü hizmet, kötü vergi idaresi olarak yansır. Bu
nedenle, vergi uygulaması bu ülkelerde biraz daha
özerkleştirilmiştir, tamamen özerk değildir; ama, yarı özerk
diyebileceğimiz bir yapıya kavuşmuştur. Yine, bunun ikinci nedeni,
yarı özerk gelir idaresi kurulmasının ikinci nedeni de, gelir
idareleri, kamu yönetiminin nispeten ağır işleyen, yavaş işleyen
kurallarına kıyasla biraz daha esnek bir yapıya, esnek bir işleyişe
kavuşturulmak istenir. Gerek yatırım harcamalarında gerek insan
kaynakları yönetiminde, bu idareler, biraz daha, kamu yönetiminin
yavaş işleyen kurallarına kıyasla daha hızlı işleyen bir yapıya
kavuşturulur. Gerekçe budur. Türkiye'de de, görünüşte, bu iki temel
gerekçeden hareket edilmiştir; ama, bu iki temel gerekçeden hareket
edilmiş olmasına rağmen, ulaşılan nokta, maalesef, bu gerekçelere
uygun olmamıştır. Mesela uygun olmayan noktalar nedir diye
baktığımızda, örnek veriyorum, Türkiye'de, bugüne kadar, vergi
uygulamasında, vergi uygulaması kapsamında vergi denetimi hep
çokbaşlı olarak yürümüştür. Maliye Bakanlığı bünyesinde Gelirler
Genel Müdürlüğü, şimdi Gelir İdaresi Başkanlığı olan bünyede ve
Maliye Bakanlığında çok sayıda vergi inceleme grubu vardır; bu
inceleme gruplarının hepsi farklı birimlere, farklı makamlara
bağlıdır. Yani, vergi denetiminde bir çokbaşlılık söz konusudur.
Mayıs ayında kabul ettiğimiz Gelir İdaresi Başkanlığı Yasasıyla bu
çokbaşlılık giderilmiş midir; hayır, bu yapı aynen devam etmektedir.
İki, yine, Türkiye'de, vergi denetiminin planlanması işinin Gelirler
Genel Müdürlüğünde olmaması nedeniyle, vergi denetiminden beklenen
sonuç elde edilememektedir. Peki, mayıs ayında kabul edilen Gelir
İdaresi Başkanlığı Yasasıyla bu sorun ortadan kalkmış mıdır; hayır,
kalkmamıştır değerli arkadaşlar. Bu sorun, eskisinden daha kötü bir
şekilde ortada durmaktadır, eskisinden daha katmerli bir halde, daha
büyüyen bir şekilde bugün önümüzde durmaktadır. Bugün, Gelir İdaresi
Başkanlığı, Türkiye'deki vergi denetimini planlayabilecek yetkiye
sahip değildir; eskiden, en azından kendi denetim elemanları, yani,
vergi denetmenleri ve gelirler kontrolörleri için bir vergi denetim
programı, bir denetim politikası belirleyebilecek olan Gelir İdaresi
Başkanlığı bugün bu yetkiye sahip değildir, bu yetki Maliye
Bakanlığı bünyesinde kalmıştır.
Vergi denetimi, vergi
uygulamasının çok önemli bir parçasıdır. Vergi uygulamasını biraz
daha özerk bir yapıya kavuşturayım derken, vergi denetimini Maliye
Bakanlığı bünyesinde tuttuğunuz zaman uygulamanın yarı
özerkleştirilmesi ilkesine aykırı hareket etmiş olursunuz.
Türkiye'de kabul edilen bu model, OECD'nin, Ekonomik İşbirliği ve
Kalkınma Teşkilatının bu modeline, daha doğrusu, biraz önce
teorideki gerekçelerini açıkladığım modele uygun olarak o 16 ülkede
benimsenmiş olan modele uymamaktadır. Türkiye'deki model, Türkiye'ye
mahsus bir model olmuştur. Aslında, buna model bile demek doğru
değildir.
Şimdi, bu çerçevede
görüştüğümüz bu teklif, uygulama dışında politika biriminin Maliye
Bakanlığı bünyesinde oluşturulmasını düzenliyor; Gelir Politikaları
Genel Müdürlüğü adı altında bir birimi düzenliyor. Evet, Türkiye'de
ve diğer bütün ülkelerde politika siyasî bir iştir, politikayı daima
hükümetler belirleyecektir; kendi programına göre, kendi anlayışına
göre belirleyecektir; vergiyi nereden alacaksınız, hangi kesimden
alacaksınız, dolaylı vergilerin ağırlığı ne olacaktır, Kurumlar
Vergisinin oranını indirecek misiniz, Katma Değer Vergisi oranlarını
artıracak mısınız veya indirecek misiniz; bütün bunların hepsi
politik kararlardır. Doğal olarak, bu birimin Maliye Bakanlığı
bünyesi içerisinde olması gerekir. O açıdan, bu, tabiî ki kural
olarak doğru; ama, olayın bütünü açısından baktığımızda,
Türkiye'deki vergi sistemi açısından baktığımızda çok sağlam
olmayan, Gelir İdaresi Başkanlığının, yani, uygulama biriminin eksik
ve yanlış örgütlenmiş olması nedeniyle, sağlam olmayan bir yapıya
işaret etmektedir.
Değerli arkadaşlar,
Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünün oluşturulması bir şekildir.
Nihayet bir örgütü kuruyorsunuz veya var olan bir örgütü
parçalayarak oradan bir başka örgütü, bir başka yapıyı
çıkarıyorsunuz. Bu bir şekildir sonuçta; ama, önemli olan,
Türkiye'de gelir politikalarının,
30
vergi politikalarının
ne olacağıdır. Biz şu anda, Türkiye'de, vergi politikalarının
sağlıksız olduğunu biliyoruz, hepimiz biliyoruz; bunu İktidar Grubu
da biliyor, milletimiz de biliyor.
Vergi politikaları
neden sağlıksızdır, neden doğru bir yerde değildir, neden vergi
politikalarında bir değişiklik ihtiyacını duyuyoruz? Değişiklik
ihtiyacını duyuyoruz değerli arkadaşlar. Neden duyuyoruz, onu size
açıklayayım: Dolaylı vergiler-dolaysız vergiler ayırımı dediğimiz,
her zaman vergide adaletin ölçüsü olan orana baktığımızda,
Türkiye'de dolaylı vergilerin oranının yüzde 70'lere geldiğini
görüyoruz. Dolaylı vergiler, biliyorsunuz, Katma Değer Vergisi, Özel
Tüketim Vergisi gibi, bir malın, hizmetin alınması sırasında
vatandaşın farkında olmadan ödediği vergilerdir; yani, vatandaşın
satın alma gücünü, ödeme gücünü, malî gücünü dikkate almazlar; bu
nedenle adaletsiz bir yapıya sahiptirler. Eğer vergi gelirlerinin
çok büyük bir kısmını dolaylı vergilere dayandırırsanız, adaletsiz
bir vergi sisteminiz var demektir. Türkiye'deki oran, Avrupa
Birliğine, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatına üye ülkelerin
hiçbirinde yoktur, hiçbirisinde bu kadar yüksek bir oran söz konusu
değildir.
Yine Türkiye'de, vergi
yükü, IMF destekli programların uygulanmaya başlandığı 2000 yılından
bu yana olağanüstü ölçüde artmıştır. Bakın 99 yılında, IMF programı
uygulamasına geçilmeden önceki yıl olan 99 yılında vergi yükü
-sosyal güvenlik primlerini dahil etmeden konuşuyorum- yüzde 22
düzeyindeyken, 2000 yılında bu, yüzde 24,5'e çıkmış ve 2005 yılında
yüzde 27,2'ye yükselmiştir. Bu oranın 2006 yılında da korunacağı
görülüyor. IMF programlarıyla birlikte Türkiye, beş yılda vergi
yükünü 5 puan artırmıştır değerli arkadaşlar. Bu kadar olağanüstü
ölçüde vergi yükünü artıran, bu kadar kısa zamanda vergi yükünü
artıran bir başka ülke yoktur dünyada. Türkiye'nin gelmiş olduğu
vergi yükü oranı, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin, Ekonomik İşbirliği
ve Kalkınma Teşkilatı, yani, OECD üyesi ülkelerin, Türkiye'nin de
üyesi olduğu 30 ülkenin, Amerika'dan Japonya'ya kadar, Kore'den
İtalya'ya kadar bir çok ülkenin üyesi olduğu o örgütteki
ortalamaların üzerindedir veya o ortalamalar düzeyindedir. Kısa
sürede bu kadar gelir yaratma zorunluluğuyla Türkiye'nin karşı
karşıya olması Türkiye'deki yapıyı bozmuştur; vergide, dolaylı
vergilere yüklenilmesi sonucunu yaratmıştır; bu da, son derece
adaletsiz bir yapıyı yaratmıştır.
Türkiye, bu
politikaları değiştirmek zorundadır değerli arkadaşlar. Bu
politikaları Türkiye değiştirmezse, Türkiye'deki vergi sistemi
kayıtdışılığı körükleyen bir yapıyla devam etmek durumunda
olacaktır. Bu yapı, Türkiye'de kayıtdışını körüklemektedir. Bakın,
kayıtdışına ilişkin, ben, size, bir örnek vermek istiyorum ve kısa
sürede bu kadar vergi yükünü artıran bir ülke olarak Türkiye'nin bu
vergi yükündeki artışın ekonomide nelere mal olduğunu birkaç rakamla
size göstermek istiyorum. Özel Tüketim Vergisinin alındığı akaryakıt
ürünlerinden söz etmek istiyorum. Bakın, benzin tüketimi Türkiye'de
1994 yılında 3 500 000 tondu, 1998 yılında bu tüketim 4 400 000 tona
çıkmıştır. Değerli arkadaşlar, bu rakam, 2004 yılında 2 900 000
tondur. IMF programlarının uygulanmaya başladığı 2000 yılında 3 700
000 tona düşmüş 98'deki 4 400 000 ton, 2000 yılında 3 700 00 tona
düşmüş, giderek her yıl azalmış ve 2004'te 2 900 000 tona düşmüş.
Değerli arkadaşlar,
ekonomi büyüyor, araç sayısı artıyor… Bakın, araç sayısındaki artışı
söyleyeyim ben size. 94 yılındaki 5 500 000'luk
motorlu araç sayısı
2004 yılında 10 000 000'a çıkmış; yaklaşık yüzde 79 oranında bir
artış… Benzinli araç sayısındaki artış bu dönemde yüzde 86'dır. Araç
sayısında yüzde 86 artış var; benzin tüketiminde 1994 yılına kıyasla
yüzde 22; 1998 yılına kıyasla yüzde 54 oranında azalma var. Nedendir
bu? Türkiye'ye bir şekilde akaryakıt giriyor -bir yerden giriyor-
araç sayısı artıyor, üretim artıyor, millî gelir artıyor; o halde,
Türkiye'ye kaçak akaryakıt giriyor veya Türkiye'de üretilen
akaryakıtın -benzinin- bir bölümü çeşitli yollarla piyasaya vergisiz
bir şekilde intikal ediyor. Bunun nedeni; akaryakıttaki yüksek vergi
oranlarıdır.
Yine, istihdam
üzerindeki vergi yükünü söyleyeceğim: İstihdam üzerindeki vergi yükü
1999 yılında yüzde 30 düzeyinde iken, IMF programının uygulandığı
ilk yıl olan 2000 yılında yüzde 40,4'e çıkmıştır. 2004 yılında bu
oran yüzde 42,7'dir ve bir OECD rekorudur. İstihdam üzerinde en
yüksek -imalat sanayinde çalışan bir işçi açısından söylüyorum-
vergi yüküne sahip bir ülkeyiz.
Bu örnekleri
çoğaltabiliriz değerli arkadaşlar, yüksek vergi oranları
kayıtdışılığı körüklemektedir. Kayıtdışılığın en önemli sakıncası
nedir diye baktığımızda;
1- Hepimizin bildiği,
diyoruz ki hemen "kamu istediği miktarda vergi gelirini
toplayamıyor. Vergi gelirini toplamak için de çok dar sayıda
mükellefin omuzlarına yeni vergiler koyuyor veya tüketim vergilerine
yükleniyor."
Değerli arkadaşlar,
kayıtdışılığın bunun dışındaki… Bu çok önemli bir sorun, tabii; ama,
bunun dışında çok önemli bir mahzuru daha var, o da, ekonomideki
kaynak dağılımını bozucu bir etki yaratıyor. İşletmelerin
kayıtdışına kayması "ölçek ekonomisi" dediğimiz; yani, büyük oranda
üretim yapan büyük çaplı işletmenin avantajlarından yararlanma
olanağını elinden alıyor. Bu, işletmenin ömür boyu küçük kalmasına
neden oluyor ve bu, ekonomide kaynak dağılımının bozulmasına yol
açıyor;
31
haksız rekabete yol
açıyor. Normal kurallarda ekonomide yaşamaması gereken işletmelerin
ekonomide yaşamasına neden oluyor. Tabiî ki, çözüm, bunları
yaşatmak, bunları kayıt içine alarak yaşatmaktır.
Bakın, kayıtdışına
ilişkin bir örnek daha vermek istiyorum size. Türkiye'deki mükellef
sayılarına bakalım. Türkiye'deki mükellef sayısına baktığımızda,
Türkiye'deki mükellef sayısının oranı -işgücüne oranlıyorum ben-
yüzde 9,3'tür. Biraz önce sözünü ettiğim OECD üyesi ülkelere
bakıyorum, bu oran Türkiye'de yüzde 9,3 iken, Meksika'da -Türkiye'ye
en yakın ülke Meksika'dır- yüzde 21,2'dir; yani, Meksika, aslında
iyi durumda olmayan ülkelerden birisidir; ama, Türkiye ondan çok
daha kötü durumdadır. Bu oran Slovak Cumhuriyetinde yüzde 111,
Polonya'da yüzde 135'dir, İtalya'da yüzde 154'tür, onları bırakalım,
Türkiye'ye en yakın ülke Meksika, orada yüzde 21,2'dir. Türkiye,
onun yarısından da daha aşağıda bir konumdadır.
Değerli arkadaşlar,
kayıtdışılığı önleyecek bir aşamaya gelmiş durumdayız, daha doğrusu,
Türkiye, kayıtdışılığı önleme zorunluluğuyla, gerçeğiyle karşı
karşıyadır. Türkiye, yüzde 27'lik vergi oranıyla, artık, mevcut
kayıtlı kesimlere, tüketicilere yeni vergiler, ilave vergiler
getirebilme şansına sahip değildir. Hükümet, kayıtdışını vergileme
gerçeğiyle karşı karşıyadır; ama, hükümetin bunu yapabilmesi için,
hükümetin bugüne kadar ortaya koyduğu felsefeden çok büyük bir dönüş
yapması gerekmektedir. Hükümet, ekonomide ilkin "nereden buldun"u
kaldırmakla işe başlamış, daha sonra oran indirimlerini ortaya
koymuş… Oran indirimleri, şüphesiz, yüksek oranlara sahip olan
ülkeler açısından çok doğru bir yaklaşımdır; ancak, oran
indirimlerini kayıtdışını önlemenin bir aracı olarak görmek kadar
yanlış bir şey göremiyorum. Bugüne kadar hangi ülke oranı
indirmişse, yanında, eğer, oran indiriminden kaynaklanan azalışı
telafi edecek başka önlemler almış değil ise, oran indirimleri daima
ve daima vergi gelirlerinde
azalışla sonuçlanır.
Şimdi, hükümetimiz açıkladı, Kurumlar Vergisi oranını yüzde 30'dan
20'ye indiriyor, güzel. Tabiî ki bunu indirelim; ama, bu oran
indirimiyle, artık, işletmelerin ekonomide kayıtlı iş yapacağını
varsaymak kadar yanlış bir şey olamaz. Hükümetin elinde
kayıtdışılığı önleyecek hiçbir araç, hiçbir mekanizma yoktur. Vergi
sisteminde var olan mekanizmaların hepsini hükümet tamamen yok
etmiştir. Şimdi, hükümet, kayıtdışını önleme gerçeğiyle karşı
karşıyadır; ama, bunu, yapabileceği kanaatinde değilim. Bunu, bugüne
kadar göstermemiştir, gösterememiştir.
Bu konuda en son
olarak şöyle bir örnek daha vermek istiyorum ben size: Özel Tüketim
Vergisi uygulamasına ilişkin olarak, biliyorsunuz, hükümetimiz, 2004
yılında almış olduğu bir kararla denizcilik sektörüne ÖTV'siz yakıt
uygulamasını başlatmıştır. Bunun amacı, bir, yolcu taşıma
maliyetlerinin düşürülmesi idi, ikinci amacı da, denizdeki yük
taşımacılığını teşvik etmekti.
SALİH KAPUSUZ (Ankara)
- Balıkçılığı da…
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) - Balıkçılığı da teşvik etmekti.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım
lütfen.
MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ
(Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.
Balıkçılığı teşvik
etmek ve büyük şehirlerdeki denizyolu taşımacılığındaki maliyeti
indirme amaçlı kısmını değerlendirme dışı bırakıyorum. Bunları gayet
olumlu buluyorum. Esasında, yük taşımacığında, maliyeti düşürme
amaçlı ÖTV'siz yakıt verme uygulamasını da olumlu buluyorum; fakat,
rakamlar onu göstermiyor değerli arkadaşlar.
Bakın, 2004 ve 2005
yılında yaklaşık 400 trilyon liralık bir ÖTV'nin tahsilinden hükümet
vazgeçmiştir denizcilik sektörüne vermiş olduğu bu destek nedeniyle;
ama, deniz taşımacılığında taşınan yük miktarına baktığımızda, 2003
yılında 5,3 milyon tonluk yük taşınırken, bu rakam 2004 yılında
artmamış, sabit kalmış ve 2005 yılında bir azalışla karşı karşıya
kalmışız, 5 000 000 tona inmiş yük taşıması. hem 400 trilyon liralık
Özel Tüketim Vergisinin tahsilinden vazgeçmişiz hem de
denizlerimizde yük taşımacılığı artmamış, azalmış. Ben, Maliye
Bakanlığını bu konuda göreve davet ediyorum; ama, esas olarak
vurgulamak istediğim, Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünün
kurulması, Türkiye'de kayıtdışılığın önlenmesi açısından, aslında,
bir başlangıç değildir; ama, bunun bir başlangıç olmasını dilerim.
Bunun başlangıç olabilmesi için, Gelir İdaresi Başkanlığının daha
önce Mayıs 2005'te kabul edilen yasayla kendisine verilmeyen
birtakım görev ve yetkilerin kendisine verilmesini ve kendisinin,
yine, altyapı yönünden, yatırım harcamaları yönünden, özlük hakları
yönünden desteklenmesini, bu yönlü değişikliklerin Türkiye Büyük
Millet Meclisinin gündemine gelmesini diliyorum. Bu teklifin, onun
için, en azından, bir başlangıç olmasını diliyorum.
Sözlerimi burada
bitirirken, hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Birleşime 5
dakika ara veriyorum.
Kapanma Saati: 19.03
BEŞİNCİ OTURUM
Açılma Saati: 19.12
BAŞKAN: Başkanvekili
Ali DİNÇER
KÂTİP ÜYELER: Ahmet
Gökhan SARIÇAM (Kırklareli), Harun TÜFEKCİ (Konya)
32
------------0-------------
BAŞKAN - Sayın
milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 55 inci
Birleşiminin Beşinci Oturumunu açıyorum.
1055 sayılı Kanun
Teklifinin görüşmelerine kaldığımız yerden devam edeceğiz.
İzmir Milletvekili
Fazıl Karaman ile Balıkesir Milletvekili Ali Osman Sali'nin; 178
Sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnameye Bir Madde Eklenmesine Dair Kanun Teklifi ile
Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu (2/614) (S. Sayısı: 1055) (Devam)
BAŞKAN - Komisyon ve
Hükümet burada.
Teklifin tümü
üzerindeki görüşmelerde, söz sırası, Anavatan Partisi Grubu adına,
Diyarbakır Milletvekili Muhsin Koçyiğit'te.
Sayın Koçyiğit,
buyurun. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Süreniz 20 dakikadır.
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU
ADINA MUHSİN KOÇYİĞİT (Diyarbakır)- Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; görüşülmekte olan 178 sayılı Maliye Bakanlığının
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye Bir Madde
Eklenmesine Dair Kanun Teklifi üzerinde Anavatan Partisinin
görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle,
şahsım ve Grubum adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli
milletvekilleri, bilindiği üzere, bundan kısa bir süre önce, Maliye
Bakanlığına bağlı Gelirler Genel Müdürlüğü, yeni bir yasayla, Gelir
İdaresi Başkanlığına dönüştürülmüştür. Gelir İdaresi Başkanlığı,
daha ziyade uygulama birimi olarak ön plana çıkmaktadır. AB'ye uyum
sürecinde ve uluslararası uygulamalarda Gelir İdaresi Başkanlığının
uygulayacağı mevzuat, kanun, tüzük ve yönetmelikler hazırlayacak,
vergi ve gelir politikaları oluşturacak, Gelir İdaresi Başkanlığı
dışında Maliye Bakanlığı bünyesinde yeni bir birime ihtiyaç
duyulmaktadır.
İşte, bu yasayla 178
sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnameye bir madde eklenerek Gelir Politikaları Genel
Müdürlüğü adına yeni bir genel müdürlük kurulmaktadır. Bu, aynı
zamanda Maliye Bakanlığı ile Gelir İdaresi Başkanlığı arasında da
bir ilişkiyi sağlayacaktır.
Değerli arkadaşlarım,
yeni kurulan genel müdürlüğün birkaç görevinden bilgi olsun diye
sizlere söz etmek istiyorum.Bunlardan birincisi, devlet gelirlerine
ilişkin kanunların, kararların, taslakların hazırlanmasıyla ilgili
çalışmalar yapmak; ikincisi, uluslararası vergi ilişkileriyle ilgili
çok taraflı anlaşmalara taraf olmak, Avrupa Birliği uyum sürecinde
Avrupa'yla paralel bir kurum oluşturmak, gelir bütçesini hazırlamak,
devlet gelirleriyle ilgili istatistikleri toplamak ve
değerlendirmek.
Özellikle, burada,
Gelir Politikaları Genel Müdürlüğü, kendisi bizatihi bir veri tabanı
oluşturmamakta, sadece, Muhasebat Genel Müdürlüğünün, Bütçe ve Malî
Kontrol Genel Müdürlüğünün, TÜİK'in ve Devlet Planlama Teşkilatının
topladığı verileri alarak bunlardan bazı analizler yapıp,
değerlendirmeler yapıp, özellikle kendisi, daha sonra da Gelir
İdaresi Başkanlığının kullanabilmesi için bazı mevzuatî bilgiler
üretecektir.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; toplumun gelişmiş örgütlenme biçimi olan devlet,
üstlendiği işlevlerin gerektirdiği kaynağı vergi adı altında
toplamaktadır. Bu nedenle, vergi, her devlet yönetiminde şu veya bu
biçimde kullanılan bir araçtır. Devletin örgütlenme biçimi,
üstlendiği fonksiyon, topluma vermek istediği yön vergi
politikalarını doğrudan etkilemektedir. Öncelikle, vergi ve gelir
politikası, bir maliye politikası aracı olarak şu amaçlara hizmet
etmelidir:
Birincisi; uygulanan
vergi politikasıyla millî gelirin ne kadarının kamuya aktarılması
hedeflenmektedir?
İkincisi; hedeflenen
vergi yükü toplum kesimlerine adaletli ve dengeli olarak dağıtılmış
mıdır; buna önem vermelidir.
Üçüncü olarak da;
millî gelirden kamuya aktarılan pay harcanırken gelir dağılımını
nasıl etkileyecektir; bu, çok önemlidir.
Toplumun üst gelir
gruplarının değil, alt gelir gruplarının gereksinmelerini
karşılamaya yönelik harcamalara öncelik verilecek midir?
Tüm bunlar, iyi bir
vergi politikasının amaçları arasında yer almaktadır.
33
Değerli
milletvekilleri, vergi yüküyle birlikte devlet borçlanmasının da göz
önünde tutulması zorunludur; çünkü, devlet, üstlendiği işleri
yürütürken gerekli kaynağı yalnızca vergi toplayarak değil,
borçlanma yoluyla da sağlayabilir. Vergi olarak kamuya aktarılan
payın dışında borçlanma yöntemiyle sağlanan kaynak da kamu
hizmetlerinin karşılanmasında kullanılacaktır. Bu nedenle, yalnızca
vergi yönündeki değişimleri incelemek yeterli değildir. Kamunun borç
yükündeki değişikliklerin de irdelenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.
Ancak, devletin, işlevlerini yerine getirirken kullandığı aracın
yalnızca bütçe olmadığı, bütçedışı borçlanmalarla yürüttüğü
hizmetlerin oldukça büyük olduğu, dolayısıyla, bütçe açığı dışındaki
devlet borçlanmasının boyutunun önemi unutulmamalıdır.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; aslında, vergi yükünün irdelenmesi son yıllarda
önemini gittikçe kaybetmektedir; çünkü, verginin, bütçe kapsamındaki
devlet harcamalarının kaynağı olma fonksiyonu giderek azalmaktadır.
Vergi politikaları belirlenirken, millî gelir düzeyine göre
belirlenen optimal vergi yükü göz önünde tutulmalıdır; çünkü, vergi
yükünün aşırı artırılması vergi adaletini bozacak, vergi yükünün
düşük gelirli gruplar üzerinde yoğunlaşması sonucunu doğuracaktır.
Yine, kişi başına gelir düzeyi yetersiz olduğundan, aşırı artan
vergi yükü az gelirli kesimler üzerinde yoğunlaşacaktır.
Vergi gelirlerini
artırmak için, KDV, Akaryakıt Tüketim Vergisi gibi harcama üzerinden
alınan dolaylı vergilere gittikçe daha fazla ağırlık verilmektedir.
Bu ise, vergi yapısını bozmakta, son yıllarda vergi yükünün yüzde 27
aşılması, son iki yılda Akaryakıt Tüketim Vergisi gibi harcama
vergilerinin, sürekli bir biçimde, kararnamelerle aşırı artırılması
sonucunu doğurmaktadır.
Değerli
milletvekilleri, iyi bir vergi sisteminin, ekonominin gelişmesine
yardımcı olması, gelir dağılımını ters yönde etkilememesi, gelir,
harcama ve servetteki değişmeleri kendiliğinden izleyerek kavraması,
adil olması, kamu hizmetleri için gerekli finansmanı sağlayacak
verimlilikte ve nitelikte bulunması gerekmektedir.
Değerli
milletvekilleri, vergi sisteminin aksayan yönleri fazladır. Bu
sistem, fakirden daha fazla vergi almakta, vergi yükünü sınırlı
sayıda yükümlü üzerinde yoğunlaştırmakta, kayıtlı işçi çalıştıranı
cezalandırmakta, bıktırıcı formalitelere boğulmuş bulunmakta, çok
sık değiştiği için yükümlülerin yanlışlarını artırmakta ve yapılan
yanlışlar için çok ağır cezalar verilmektedir.
Mevzuat
değişikliklerine baktığımızda, çok sık ve kafa karıştırıcı olduğu
görülmektedir. Bu sorunlara baktığımızda, Türk vergi mevzuatı,
bütünlüğünü kaybederek, tamamen içinden çıkılmaz bir hal almıştır.
Vergi sisteminin temelini oluşturan yasal mevzuat, bugünkü
yapısıyla, temel olmaktan tamamen uzaklaşmıştır. Yasal mevzuat
değiştirme rekorları kırmakta, adaletli, istikrarlı ve verimli
olması gereken yapıdan tamamen uzaklaşmakta ve Türk vergi mevzuatı,
asıl maddeler, ek maddeler, geçici maddeler ve yürürlükten
kaldırılan maddelerle dolu, sadelikten uzak, asıl maddeler yerine ek
ve geçici maddelerle yönetilen bir sistem haline gelmiş
bulunmaktadır.
Bu özellikleriyle,
vergi sistemimizin, yatırımları azalttığını, işsizliği artırdığını,
işletmelerimizin büyümelerini ve birleşmelerini engellediğini, gelir
dağılımını düzelteceğine bozduğunu ve genel olarak ekonomik büyüme
hızını olumsuz etkilediğini görmekteyiz. Dahası, temel vergi
kanunları son beş yılda 46 kez, yılda ortalama 9 kez değiştirilmiş.
Her ay, her müşteri için çok sayıda vergi beyannamesi düzenleyip
onaylayan bir yeminli malî müşavirin, bu beyannameleri inceleyerek,
sık sık değişen kurallara ayak uydurması elbette beklenemez.
Üstelik, temel vergi oranları da, son beş yılda, Bakanlar Kurulu
kararlarıyla tam 157 kez değiştirilmiş, Maliye Bakanlığı, vergi
kanunlarıyla vergi oran ve hadlerinde yapılmış olan değişikliklerin
uygulama yollarını açıklamak amacıyla, son beş yılda 253 adet tebliğ
yayımlamıştır. Bazıları 25-30 sayfayı aşan bu tebliğlerin dikkatli
okunmasının ve onaylanan vergi beyannamelerinin de uygulanıp
uygulanmadığının tespitinin oldukça zor olduğunu takdirlerinize
sunuyorum.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; vergide ödeme gücünü en iyi biçimde saptayan ölçü
gelirdir. Dolaysız vergiler genellikle gelir üzerinden alındığı için
herkesi gücüne; yani, gelirine göre vergilendirildiğinden daha
adaletlidir. Dolaylı vergiler ise, mal ve hizmetler üzerinden; yani,
harcama üzerinden alındığı için, zengini de, fakiri de aynı oranda
vergilendirdiğinden, daha adaletsiz bir vergi türüdür.
Gerçekten de, bugün,
ülkemizde, adil bir vergi sistemi yoktur. AKP İktidara geldiği zaman
yüzde 66 olan dolaylı vergilerin oranı, üç yıl içinde artırılmak
suretiyle, yüzde 66'dan, yüzde 73'e çıkarılmıştır. AKP iktidara
geldiğinde, aslında, adil olmayan bir vergi sistemi vardı; ancak,
AKP, adil olmayan bu vergi sistemini alıp, daha da adaletsiz bir
duruma, daha eşitsiz bir duruma getirmiştir. Bunlarla ilgili örnek
vermek gerekirse, özellikle, enflasyon, deflatör ve büyüme
oranlarının yüzde 6 ila yüzde 8'ler civarında gezdiği bir ortamda,
vergilerdeki aşırı artış oranları, buradaki adaletsizlikleri
kendiliğinden ortaya çıkaracaktır. Bu, elbette, doğru bir yaklaşım
şekli değildir. Olsa olsa, hükümetin, yüzde 6,5'luk faiz dışı
fazlayı sağlama adına, bu vergilere yüklenmesidir.
Yine, AKP İktidara
gelmeden önce, yeni vergiler getirmeyeceğini söylemişti. Artık, yeni
vergi yok, bundan sonra herkes kolayca yaşayacak diye bir beyanda
bulunmuştu; ama, durum böyle
34
olmamıştır, AKP
İktidara geldikten sonra, özellikle, olağanüstü durumlarda
getirilmiş olan geçici vergilerin tümünün önündeki geçici ibaresini
kaldırıp, hepsini daimi vergi yapmıştır. Aynı şekilde, Özel İletişim
Vergisi, Özel İşlem Vergisi, Ek Emlâk Vergisi gibi vergilerin tümü
devamlı duruma getirilmiştir.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; akaryakıt üzerindeki vergilerden bahsetmek
istiyorum. Özellikle, akaryakıt üzerinde çok yüksek oranlarda
vergiler bulunmaktadır. Sayın Başbakanımız da bunu görmüş olmalı ki,
bir müddet önce, akaryakıt fiyatlarının yüksekliğinden şikayetçi
oldu ve adeta bunu, kendilerinin yapmadığını, petrol şirketlerinin
yaptığını ifade ettiler; ama, durum öyle değildir değerli
arkadaşlarım; çünkü, akaryakıt fiyatları üzerindeki asıl yük
vergilerden kaynaklanmaktadır; çünkü, akaryakıtın yüzde 70'i, ÖTV,
KDV gibi vergilerden oluşmaktadır. Hatta öyle ki, bir yerde ÖTV
matrahı KDV matrahına dahil edilerek, vergi üzerinden de vergi
alınmaktadır.
Sayın Başbakanımız,
eğer, petrol fiyatlarının, akaryakıt fiyatlarının gerçekten
düşmesini istiyorsa, kendilerine buradan bir önerim var; bu önerim
de, bu akaryakıt üzerindeki vergilerin çekilmesidir. Bu vergiler
çekildiği zaman, umuyorum ki ve biliyorum ki, akaryakıt fiyatları
800 000 lirayı geçmeyecek, yani, üçte 2 fiyatında ucuzlayacaktır.
Bu bakımdan, akaryakıt
fiyatlarından kaçabilmek için, ucuz şeyi seçip, yükü, petrol
şirketlerine yüklemenin bir anlamı yoktur; çünkü, yasama yetkisi
Millet Meclisinde ve onun adına yürütme yetkisini bile yürütmededir.
Bu bakımdan, bir şirketin vergi koyma yetkisi yoktur. Demek ki,
vergiyi koyan hükümettir. Eğer, gerçekten de ucuzluk istiyorsa, yine
kendisinin bu vergileri kaldırıp, akaryakıt fiyatlarını ucuzlatması
gerekir.
Tabiî, sadece
akaryakıt fiyatları değil. Aynı şekilde, alkollü içkiler üzerinde de
çok büyük oranlarda vergiler vardır. Bunlarla ilgili bazı örnekleri
buradan sizlere vermek istiyorum; çünkü, akaryakıt dışındaki içki
üzerinden alınan vergiler de çok yüksek. Bunun bir karşılaştırmasını
yapmak istiyorum. Örneğin, 1 000 litre alkollü içki üzerindeki ÖTV,
euro olarak, Türkiye'de 770 euro, Avrupa Birliğinde 303 euro.
Şarapta, Türkiye'de 1 000 902 euro, Avrupa'da 483 euro. Demek ki,
içkilerde de bire 10'a yakın bir artış vardır. Avrupa'ya göre bu
bakımdan, içkilerde çok yüksek vergi olduğundan dolayı, bu bir
bakıma kaçak içki imalatını körüklemekte, halkı buna zorunlu
bırakmaktadır.
Özellikle
küreselleşmenin olduğu bir dönemde, devletlerarasındaki fizikî
sınırların kalktığı bir ortamda rekabeti düşündüğünüz zaman, böyle
uzun vergilerle, ülkemizin Avrupa Birliği ülkeleriyle mücadele
etmesi mümkün değildir. Bu bakımdan, eğer rekabet etmek istiyorsak
vergileri bir an önce düşürüp onlarla eşit koşullarda
mükelleflerimizi rekabete zorlamamız gerekmektedir.
Değerli arkadaşlarım,
motorlu taşıtlar üzerinden alınan vergileri de Avrupa Birliğiyle
karşılaştırdığımız zaman onlarınkinin 5 ilâ 10 katından daha
fazladır. Hepimizin bildiği gibi, motorlu taşıtlar üzerinden daha
önceden ÖTV ve KDV alınmakta, daha sonra da her yıl belli
aralıklarla, altı ayda bir, Motorlu Taşıtlar Vergisi ödenmektedir;
yani, bugün bir motorlu taşıtın aşağı yukarı yüzde 65-70'i yine
vergilerden oluşmaktadır. Bu vergileri de Avrupa'daki ülkelerle
karşılaştıracak olursak onlarınkinin ortalama 5 ilâ 10 katından daha
fazladır.
Anayasamızın 73 üncü
maddesinde, herkesin kamu giderlerini karşılamak üzere malî gücüne
göre vergi ödemekle yükümlü olduğu, vergi yükünün adaletli ve
dengeli dağılımının sosyal amaçlı olduğu belirtilmiştir; ama, bu
vergi yapısıyla Anayasanın bu 73 üncü maddesi ihlal edilmektedir;
çünkü, vergiler, sürekli şekilde, dar ve sabit gelirlilere,
fakirlere, yoksullara yüklenmekte, zenginler ise bir türlü yolunu
bularak bundan kaçmakta ya da kaçınmaktadırlar.
Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; katlanılabilecek vergi yükü elbette sınırsız
değildir, bir üstü sınırı vardır. Vergi oranları aşırı arttığında
vergiye karşı yükümlünün direnci de artacaktır. Bu durumda, vergi
yükümlüleri vergi kaçırma ya da vergiden kaçınma olanaklarını sonuna
kadar kullanmak isteyeceklerdir. Enflasyonun etkisi de göz önünde
tutulursa vergi kaçırma olanağı olmayanlar ve vergiden kaçamayanlar,
daha az gelir elde ettiklerinden, ağır vergi yüklerinin altında
ezileceklerdir.
Değerli arkadaşlarım,
Sayın Başkan; biraz da vergi indirimlerinden bahsetmek istiyorum.
Bilindiği üzere, AKP iktidara gelmeden önce, tüm mükellefler için,
özellikle ücretliler için uygulanan "asgarî geçim indirimi", "en az
geçim indirimi" adı altında bir indirim vardı; ilk iş olarak bunu
kaldırmıştır. En az geçim indirimi sosyal amaçlı bir indirim olup,
kutsal yaşam hakkının devam edebilmesi için bir kişinin ayda ya da
yılda belli bir gelirinin vergi dışı bırakıldıktan sonra kalan
gelirinin vergilendirilmesine yöneliktir. Maalesef, AK Parti, bu
olanağı dargelirlilere çok görüp en az geçim indirimini
kaldırmıştır. Bu konuda yabancı ülkelerden örnek vermek gerekirse…
Yabancı ülkelerin çoğunda en az geçim indirimi yoluyla belli bir
gelir vergi dışı bırakıldıktan sonra başlangıç vergi oranları düşük
tutulmuş ve daha sonra gelen oranlar üzerinden de, düşük oranlarda,
yüzde 1'den başlayan, yüzde 5'ten başlayan, hatta yüzde 10'dan
başlayan oranlarda vergi alınmıştır. Oysa, ülkemizde, vergiler,
yüzde 15'ten başlamakta, yüzde 40'a, yüzde 35'e kadar gitmektedir.
Özellikle, geçtiğimiz dönemde Gelir Vergisi tarifelerinde yapılan,
en üst tarifede yapılan yüzde 5'lik indirim hiçbir şekilde
dargelirlileri, asgarî ücretlilere, normal ücretlilere ve yüksek
ücretlilere yaramamıştır;
35
sadece, yılda 155
milyarın üzerinde ücret geliri elde eden, fahiş ücret geliri elde
edenler yararlanmıştır. Bu bakımdan, bu adaletin tam olmadığını,
AKP'nin adalet anlayışının zenginlerden yana olduğunun göstergesidir
ve bu da açık bir şekilde burada gözükmektedir.
Aynı şekilde, Kurumlar
Vergisinde yapılan yüzde 10'luk indirim yüzde 30'dan yüzde 20'ye
indirilmişti; bu da, yine, Türkiye'deki en fazla 35-40 tane kuruma
yarayacak bir indirimdir, en üst dilimden indirildiği için. Bu
şekilde ülkemizin 5 katrilyon liralık bir vergi kaybı olacaktır;
ama, devletin kamu finansmanı sağlayabilmesi için toplam vergi
gelirlerinin devam etmesi gerekiyor. Bu Kurumlar Vergisi indirimi
nedeniyle vergi kaybında meydana gelen 5 katrilyon lira bir şekilde
"dolaylı vergiler" adı altında mal ve hizmetler üzerinden; yani,
akaryakıttan, benzinden, sütten, ekmekten alınacaktır. Bu da,
bunları kim kullanıyorsa, bu vergileri onlar ödeyecektir. Bu
şekilde, sadece bir süre önce Telekomu alan Öger Firmasının bu yüzde
10'luk indirimden dolayı kazancı 500 milyar Yeni Türk Lirasıdır.
Demek ki, Öger'in ödemediği vergiyi, bizim işsiz insanımız, işçi
olmayan boş insanlarımız ya da ekmeği, kefeni kullanan
tüketicilerimiz ödeyecektir.
Değerli arkadaşlarım,
bir süre önce Kurumlar Vergisi 10 puan indirildi ve yatırım indirimi
kaldırıldı. Aslında, bu yatırım indiriminin kaldırılması, ülkemizde
işsizliğe bir darbe vurmuştur, yatırımlara, yabancı sermayeye bir
darbe vurmuştur.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım
lütfen.
MUHSİN KOÇYİĞİT
(Devamla) - Çünkü, yatırım indirimi uygulandığı zaman, bir mükellef
firma, örneğin 500 milyar liralık bir yatırımı varsa ve yatırım
indirim oranı da yüzde 40 ise, bu yatırımcı, 200 milyarlık yatırım
indiriminden faydalanacaktı. Demek ki, bu yatırımcı, 200 milyar
kazanç elde edinceye kadar, bir, beş, belki on yıla kadar hiç vergi
ödemeyecek, sıfır vergi ödeyecek. Oysa, Kurumlar Vergisi oranı
30'dan 20'ye indiği zaman, ilk yıldan son yıla kadar her yıl vergi
ödeyecektir. Demek ki, yatırım indiriminin kaldırılması olumlu bir
davranış şekli değildir. Bu, yabancı sermayeye vurulmuş bir
darbedir, işsizliğe vurulmuş bir darbedir, yatırımlara, üretimlere
vurulmuş bir darbedir. Bununla övünmek yerine, umarız ki yatırım
indirimi tekrar mevzuattaki şekliyle kalıp, devam etmesi gereklidir.
Özellikle dolaylı
vergilerin artması, bir şekilde, ülkemizde kayıtdışı ekonomiyi
körüklemektedir. Kayıtdışı ekonomi, makro dengeleri bozarak ve
krizler yaratarak, yabancı sermayeyi, yatırımı, üretimi ve istihdamı
olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bakımdan, bir an önce, ülkemizde
kayıtdışı ekonominin kayda alınması için gerekli düzenlemeler
yapılmalı ve onlar uygulamaya geçirilmelidir; çünkü, kayıt dışındaki
mükelleflerin ödemediği vergileri, bir şekilde kayıtlı mükellefler
ödediği için, onların vergi yükleri daha da artmakta. Onların vergi
yükü artınca, bu sefer, onlar da kayıt dışına kaçmanın, kayıt dışına
çıkmanın hesaplarını yapmakta, bu şekilde ekonomimizde kısır bir
döngü devam etmektedir.
Şunu belirtmek
istiyorum ki, yapılan araştırmalara göre, doğrudan vergilerdeki 1
birimlik artış, toplam vergi gelirlerini 2,84 oranında artırırken,
dolaylı vergilerdeki 1 birimlik artış toplam vergi gelirlerini ancak
1,42 oranında; yani, dolaysız vergilerin yarısı kadar
artırabilmektedir; ama, hükümetler, her nedense, kararnamelere
dayanarak, kolayı seçerek, devamlı bir suretle dolaylı vergilere
yüklenmekte, dolaylı vergilerin eşanlamlısıysa, fakire daha fazla
yük, fakire daha fazla eziyet ve fakirin cebinden daha fazla ekmeği
almaktır. Bu bakımdan, umuyorum ki, öncelikle, kayıtdışı ekonominin
kayda alınması, Türk vergi sisteminin yeniden yapılandırılarak
yüklerin eşit şekilde herkese dağıtılması gerekecektir.
Bu sözlerle sözlerime
son verirken, bu yasa tasarısının kanunlaşarak bakanlığımıza ve
milletimize, devletimize hayırlı olmasını diliyorum; hepinize
saygılar sunuyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Adalet ve
Kalkınma Partisi Grubu adına, Balıkesir Milletvekili Ali Osman Sali.
Buyurun Sayın Sali.
(AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA
ALİ OSMAN SALİ (Balıkesir) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
Maliye Bakanlığı bünyesinde Gelir Politikaları Genel Müdürlüğü
kurulmasına ilişkin kanun teklifiyle ilgili olarak AK Parti Grubu
adına huzurunuzdayım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın milletvekilleri,
vergi ve gelir yönetiminde yapısal değişiklik ihtiyacı ortaya çıkmış
ve bildiğiniz gibi, gelir idaresinin gelişmiş ülkelerdeki örneklere
uygun olarak yapılanması süreci başlatılmış, siyasî irade ve Maliye
Bakanlığınca belirlenen vergi politikalarını uygulamak üzere, 5345
sayılı Kanunla Gelir İdaresi Başkanlığı kurulmuştur.
Gelir İdaresi
Başkanlığının görev ve fonksiyonları, esas itibariyle, vergi
mevzuatını etkin bir şekilde, adil, tarafsız ve objektif olarak
uygulamak, bunun için özellikle gerekli teknolojik altyapıyı
oluşturmak, vergi uygulamalarına ilişkin koordinasyonu sağlamak,
vergi tahsilatı ve takip işlemlerini
36
yürütmek, vergi
inceleme ve denetimlerini, etkinlik ve verimliliği esas almak
suretiyle gerçekleştirmektir. Diğer taraftan, politikaya ilişkin
fonksiyonların ifası için ayrı bir birimin kurulması, gelir idaresi
alanındaki yapılanma sürecinin ikinci adımını oluşturmaktadır.
Oluşturulacak olan bu politika birimi, vergi uygulamalarına esas
teşkil eden gelir ve vergi politikalarının oluşturulması ile buna
ilişkin kanun ve kararname taslaklarının hazırlanması çalışmalarının
yapılması, ikili vergi anlaşmaları ile uluslararası vergi
ilişkilerinin yürütülmesi, gelir bütçesinin hazırlanması gibi görev
ve fonksiyonları yerine getirecektir.
Politika ve uygulama
fonksiyonlarının birbirinden ayrı olarak yönetilmesi ve yürütülmesi
ve dolayısıyla, bu birimlerin birbirinden ayrı olarak örgütlenmesi,
gelir yönetiminden beklenen etkinlik ve verimliliğin sağlanabilmesi
açısından önem arz etmektedir.
Politika
seçeneklerinin sosyal ve ekonomik sonuçlarının önceden
görülebilmesine, uygulanan politikaların sonuçlarının düzenli olarak
izlenmesine ve bu konularda karar alıcılara sağlıklı bilgi desteğine
imkân sağlayacak ayrı bir kurumsal yapı bu politikaların başarı
şansını önemli ölçüde artırabilecektir.
Gelir Politikaları
Genel Müdürlüğü olarak örgütlenecek olan bu kurumsal yapı,
gelişmeleri yakından izleyerek, ülkemiz koşullarına uygun, genel
ekonomik politika, strateji ve ilkeler çerçevesinde vergi ve gelir
politikalarının üretilmesine önemli katkılar sağlayabilecektir.
Gelişmiş ülkelerin bu
alandaki idarî yapılanmalarına baktığımızda pek çok ülkede gelir ve
vergi politikalarının oluşturulması görevi ile vergi uygulamalarına
ilişkin görevlerin ayrı birimler tarafından yerine getirildiği
görülmektedir. Özellikle OECD üyesi ülke uygulamalarını
incelediğimizde bunların büyük çoğunluğunda vergi politikası
fonksiyonunun uygulamadan ayrı tutulduğu görülmektedir. Ülkemizde de
gelir ve vergi politikalarının oluşturulması görevi ile uygulama
görevinin ayrı ayrı birimler tarafından yürütülmesi hususu yapısal
değişimin bir parçası olarak uygun görülmüş ve hepinizin bildiği
gibi uygulama fonksiyonunu yerine getirmek üzere -biraz önce de
bahsettiğim gibi- ayrı bir Gelir İdaresi Başkanlığı kurulmuştur.
Bugün huzurlarınıza gelmiş bulunan kanun teklifiyle söz konusu
yeniden yapılanmanın Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünün kurulması
suretiyle tamamlanması amaçlanmaktadır.
Sayın Başkan, sayın
milletvekilleri; kanun teklifiyle kurulması öngörülen Gelir
Politikaları Genel Müdürlüğünün başlıca görevlerini şöyle
sıralayabiliriz:
Plan, program ve genel
ekonomik politika ve stratejiler çerçevesinde devletin gelir
politikalarının oluşturulmasına ilişkin çalışmalar yapmak.
Devlet gelirlerine
ilişkin kanun ve kararname taslaklarının hazırlanmasıyla ilgili
çalışmaları gerekli koordinasyonu sağlayarak yürütmek.
Devlet gelirlerine
etkisi olan kanun tasarı ve tekliflerini inceleyerek görüş
bildirmek.
Gelir bütçesini
hazırlamak.
Uluslararası vergi
ilişkileri ile ikili ve çok taraflı anlaşmalara ilişkin çalışmaları
yürütmek.
Vergi yükü, gelir
dağılımı ve gelir tahminlerine yönelik analizler yapmak.
Ekonomik ve malî
gelişmeleri izlemek, değerlendirmek ve bu konularda araştırmalar
yapmak.
Devlet gelirleriyle
ilgili istatistikleri toplamak ve değerlendirmek.
Sayın milletvekilleri,
diğer taraftan, Genel Müdürlüğün teşkilat yapısına baktığımızda,
teklifin 1 inci maddesinin son fıkrasında da yer aldığı gibi,
yukarıda sayılan görevleri yerine getirmek üzere, esas itibariyle
uzman personel çalıştırılması öngörülmektedir.
Söz konusu uzman
personel için yeni kadrolar ihdas edilmemektedir. Bu ihtiyacın,
Bakanlığın mevcut kadrolarından karşılanması öngörülmektedir.
Yalnızca, Genel Müdürlüğün fonksiyonlarını yerine getirirken ihtiyaç
duyacağı idarî kadrolarla birlikte iktisatçı ve ekonomist kadroları
ihdas edilmektedir. Teklif ekinde çok sayıda cetvel göreceksiniz. Bu
cetveller herhangi bir tereddüde mahal vermemelidir, sadece 25 adet
ilave kadro vardır. Bütün cetvellerin sonucu sayısal olarak
böyledir.
Son olarak, kurulması
öngörülen Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünün uygulama
fonksiyonunun olmaması nedeniyle ve Maliye Bakanlığının merkez
birimi olması nedeniyle taşra teşkilatının bulunmadığını, sadece
merkezde örgütlendiğini belirtmek isterim.
Sayın milletvekilleri,
teklifle, kurulması öngörülen Gelir Politikaları Genel Müdürlüğünün
ülkemize yararlı olması temennisiyle, hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Şahısları
adına söz isteyen milletvekillerimiz:
Sayın Recep Garip,
Adana Milletvekili?.. Yok.
Sayın İbrahim Hakkı
Birlik, Şırnak Milletvekili?.. Yok.
Sayın Ümmet Kandoğan,
Denizli Milletvekili?.. Yok.
Sayın Mehmet Eraslan,
Hatay Milletvekili… Yok.
Tümü üzerindeki
görüşmeler tamamlanmıştır.
Maddelerine
geçilmesini oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul
edilmiştir.
37
1 inci maddeyi
okutuyorum:
MALİYE BAKANLIĞININ
TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK
YAPILMASI HAKKINDA KANUN TEKLİFİ
MADDE 1.- 13/12/1983
tarihli 178 sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameye aşağıdaki 12/A maddesi
eklenmiştir.
"Gelir Politikaları
Genel Müdürlüğü
MADDE 12/A - Gelir
Politikaları Genel Müdürlüğünün görevleri şunlardır:
a) Devlet gelirleri
politikasının plan, program, genel ekonomik politika ve stratejiler
çerçevesinde oluşturulmasına ilişkin çalışmalar yapmak.
b) Devlet gelirlerine
ilişkin kanun ve kararname taslaklarının hazırlanmasıyla ilgili
çalışmaları gerekli koordinasyonu sağlayarak yürütmek.
c) Devlet gelirlerine
etkisi olan kanun tasarı ve tekliflerini Devlet gelirleri politikası
açısından inceleyerek görüş bildirmek.
d) Uluslararası vergi
ilişkileri ile ikili ve çok taraflı anlaşmalara ilişkin çalışmaları
gerekli koordinasyonu sağlamak suretiyle yürütmek.
e) Avrupa Birliği,
uluslararası kuruluşlar ve diğer devletlerle görev alanına giren
konularda işbirliği yapmak.
f) Mahallî idare
vergilerinin genel vergi sistemi ile uyumunu sağlayacak çalışmaları
yapmak.
g) Gelir bütçesini
hazırlamak.
h) Vergi yükü, gelir
dağılımı ve gelir tahminlerine yönelik genel ve sektörel analizler
yapmak.
i) Ekonomik ve malî
gelişmeleri izlemek, değerlendirmek ve bu konularda araştırmalar
yapmak.
j) Devlet gelirleri
ile ilgili istatistikleri toplamak ve değerlendirmek.
k) Bakanlıkça
verilecek benzeri görevleri yapmak.
Genel müdürlükte,
ihtiyaç duyulması halinde maliye uzmanı ve devlet gelir uzmanı
çalıştırılır."
BAŞKAN - Madde
üzerinde, Anavatan Partisi Grubu adına, Erzurum Milletvekili Sayın
İbrahim Özdoğan; buyurun. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU
ADINA İBRAHİM ÖZDOĞAN (Erzurum) - Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; 1055 sıra sayılı yasa tasarısı üzerinde Anavatan
Partisi adına söz almış bulunmaktayım; bu vesileyle Yüce Heyetinizi
saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar,
Türkiye'yi sarıp sarmalayan, vatandaşımızın elini kolunu bağlayan,
çözüme kavuşmadığı her an daha da derinleşen o kadar çok sorun
vardır ki, biz, bu sorunları kendi aralarında hiyerarşiye tabi
tutmak durumunda kalmaktayız ve elimizin altında, günden güne uzayan
bir öncelikli sorunlar listesi oluşmaktadır.
Türkiye'nin
kemikleşmekte olan sorunlarının pekçoğu, Meclise halkın
feveranlarıyla taşınmıştır, taşınmaktadır ve tüm
milletvekillerimizin malumudur bu durum; ama, bunlardan bir tanesi
vardır ki, gerçekten can yakıcıdır. Bugün, sokaktaki vatandaşı
çevirip de "hayatınızı en çok zorlaştıran şey nedir" diye soracak
olsanız, alacağınız cevap "işsizlik" olacaktır. İşsizliğin nasıl bir
kanayan yara, sosyal bir facia olduğundan uzun uzun bahsetmemize
gerek yoktur. Zira, karanlık bir tablo gözlerimizin önündedir.
Liberalleşme
eğilimleri, devletin ekonomiden el çekmesi süreciyle birlikte özel
sektör öne çıkmış, özel sektör yatırımları ülkedeki istihdamın
uygulama birimi haline dönüşmüştür. Girişimci yatırım yapacak,
üretecek, hem kendisi kazanacak hem de ülkemiz insanlarına ekmek
kapısı açacaktır. Peki, bu süreçte siyasete düşen görev nedir?
Siyaset, üretimin yapılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri
yapacak, üretimin altyapısını oluşturacak ve üretenin, istihdam
edenlerin işini kolaylaştıracaktır. Siyaset, vatandaşın hayatını
düzene sokmak, hayatları kolaylaştırmakla mükelleftir. Peki, bu
hükümet döneminde, siyaset gerçek amaçlarına hizmet mi etmektedir?!
Sorunun cevabı çok açıktır; bu hükümetin istihdam politikaları,
çözüm üretmek bir yana, sorunun ta kendisidir.
Bugün, çalışan, üreten
kesim, ağızbirliği etmiş, bir gerçeği çığlık çığlık haykırıyor.
Türkiye'nin asıl sorunu, istihdam üzerindeki vergi ve prim yüküdür,
herkes farkındadır; ancak, çözüm için somut bir çaba yoktur.
Türkiye, halen ücretler üzerindeki vergi ve prim yüküyle dünya
ülkeleri arasında başı çekmeye devam ediyor. Hatta, Türkiye,
işletmelerin işçi adına ödediği gelir vergisi ile işsizlik sigortası
dahil SSK'ya ödediği işçi ve işveren primlerinden oluşan istihdam
vergilerinde OECD ülkeleri arasında yıllardır birinciliği kimselere
kaptırmıyor. Nitekim, geçtiğimiz yıl yüzde 42,1 olan bu yük, bu yıl
başında yüzde 42,7'ye ulaşmış durumdadır.
Türkiye İstatistik
Kurumunun işgücü anketine göre, ocakta 20 815 000 olan toplam
istihdamın 10 178 000'i, yani, yüzde 48,9'u kayıtdışı imiş. İstihdam
ağustosta 22 838 000'e çıkarken, kayıtdışı çalışan ise 11 670
000'lere, kayıtdışı istihdam oranı yüzde 51,1'e dayanmıştır.
Hesaplar ortadadır. Vergi uygulamasından çok vergi terörü görünümünü
andıran istihdam üzerindeki vergi oranları çalışanları kayıtdışına
itmiş, zaten yerleşik olan işsizlik sorununu derinleştirmiş, yıllık
vergi ve prim kaybını ise 23 katrilyona sürüklemiştir. İstihdam
üzerindeki vergilerin kime ne kazandırdığı
38
bilinmemekte,
oranların yüksekliği ve sebep olduğu sonuçlar vergilendirmenin
rasyonelliğiyle çelişmektedir.
Sorun tartışma
götürmez olarak baş gösterince, hükümet, en başında koyması gereken
teşhisi kabullenmek durumunda kalmıştır. Teşhis sabittir; fakat,
tedavi hâlâ ortada yoktur. İstihdam vergisinin istihdam üzerinde
oluşturduğu baskının giderilmesi için neler yapıldığı, ne tür bir
hazırlık içinde bulunulduğu konusunda Maliye Bakanlığı suskun
kalmayı tercih etmektedir.
Diğer yandan, bugün
hükümet dışa açık bir ekonomik model benimsediğini ve bu modeli
başarıyla işlettiğini iddia etmektedir. Sormak lazım: Acaba
üretmesi, üretimini ihraç etmesi beklenen sanayicilerin girdi
maliyetlerine yönelik bir analiz yapılmış mıdır? Eğer yapılmışsa, bu
analiz hangi mesajları içermektedir?
Siz öyle bir vergi
politikası uygulayacaksınız ki, vergi gelirlerinizin en esaslı
parçası enerji olacak, sonra da çıkıp, enerji giderleri maliyet
kalemleri içinde en yüksek olan üreticiden üretmesini, satmasını ve
büyümesini isteyeceksiniz! Enerji girdisi, maliyet kalemlerinin
yüzde 60'ına tekabül eden bir madencilik sektörü bu koşullarda nasıl
ayakta kalabilecektir?! Elektrik pahalıdır, mazot pahalıdır, gaz
pahalıdır; bunlardan alınan vergiler hepimizin ve bütün halkımızın
malumudur.
Üreticinin durumunu
bir örnekle daha somutlaştırmakta yarar vardır. Bugün tekstil
sektörü, artan girdi maliyetleri nedeniyle zor duruma düşmüştür. Bu
sektörün, uygulanmakta olan KDV oranlarını kaldırmaya takati
kalmamıştır. Sektör temsilcileri feryat eder duruma düşürülmüş,
sektördeki kayıt dışılık eğilimi artmıştır. Bugün tekstil sektörünün
hangi temsilcisine derdi olup olmadığı sorulsa, hep aynı yanıt:
Maliye politikaların oluşturduğu baskı yanıtı alınacaktır.
Sonuç olarak; bütçenin
denklik ilkesine sadık kalmak demek, vergi alınabilecek durumda
kayıt içinde olan her üreticinin canına okumak demek değildir.
Hükümet, vergilendirmenin rasyonelliği ilkesini gözden geçirmek ve
sürdürülebilirlik açısından konulacak ölçüyü dikkate almak
mecburiyetindedir.
Son dönemde yaşanan
derin ekonomik bunalım, üreten kesimin azmini kırmış, özgüvenini
hırpalamıştır. Yani, ticarethane açacak olanlar da yatırım ve üretim
kararlarından vazgeçmişlerdir. Serbest meslek erbabıyla hükümetler
arasındaki güvensizlik şiddetini artırarak devam etmiş, siyaset,
özel sektöre güven verecek bir samimiyet ve kararlılık için çaba
göstermemiştir.
Türk Halkı, Adalet ve
Kalkınma Partisine, kıymeti bilinmesi gereken yoğun bir kredi
açmıştır. Çalışanıyla, üreteniyle ve diğer tüm unsurlarıyla vatandaş
artık güvenecek bir adres aradığı mesajını vermiştir. Peki tek
başına hükümet olan Adalet ve Kalkınma Partisi bu güvene layık olmuş
mudur, üreticinin kendisine yönelttiği güveni haklı çıkarmış mıdır?
Sorunun cevabını, gerçekleşen rakamlarda aramak yerinde olacaktır;
zira, rakamların lisanında siyaset olmaz, sadece katı gerçekler
vardır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin ticaret sicil
verilerine göre, 2005 yılında açılan şirket sayısının geçen yılın
aynı dönemine oranla yüzde 18,87 arttığı açıklanmıştır; yani,
2005'te açılan şirket sayısı, 2004 yılında açılan şirket sayısından
neredeyse beşte 1 oranında daha fazladır. Açılan şirket sayısındaki
artış, iktidar tarafından âdeta kamuoyunun gözüne sokulmak
istenmekte, Adalet ve Kalkınma Partisi, rakamsal verilerdeki bu
yükseliş için, alkış talep etmektedir. Oysa, bu veriler, gerçeğin
yalnızca bir bölümünü yansıtmaktadır; doğrudur; fakat eksiktir.
Gerçeğin tamamı ise, iktidarın işine gelmeyecek acı bir mesajı katı
bir şekilde önümüze sürmektedir.
2005'in ilk on ayında
yeni açılan şirket sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,7
artmıştır. Diğer taraftan, 2005 yılında kapanan şirket sayısı ise,
2004 yılında kapanan şirket sayısından sadece binde 34 daha azdır.
2004 yılının ilk on ayında 68 072 olan yeni açılan şirket sayısı,
2005'in aynı döneminde 80 917'ye çıkmıştır. Kapanan şirket sayısı
ise 23 091'den 23 013'e düşmüştür. 2005 yılında kapanan şirket
sayısı, 2004 yılında sadece 68 eksiktir. Makro planda ele
alındığında, bu, ihmal edilebilecek kadar küçük bir azalıştır.
Şirket kapanışlarının
ortaya koyduğu rakamlar da açıkça göstermektedir ki, AK Parti
Hükümeti, serbest meslek erbabının kepenk kapatma trajedisine bir
çözüm bulma konusunda aciz kalmıştır. İşte, iktidarın, gözlerden
kaçırmaya çalıştığı gerçeğin en önemli ve en can yakıcı parçası
budur. IMF gibi ulusüstü kurumların suyuna gitmeye dayanan, sadece
ulusüstü güç odaklarının destek söylemlerinden güç alan, derinlikten
yoksun ekonomi politikaları uygulayan hükümet, ekonomideki iyiye
gidişi uykudan önce masallar gibi anlatmaktadır.
(Mikrofon otomatik
cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Lütfen,
toparlayalım; buyurun.
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Devamla) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Evet, hükümetin iyiye
gidiş söylemini masal diye nitelemek acımasızlık olmayacaktır; zira,
iyiye gidiş vatandaşın yaşamında kendini göstermemiştir. İktidar
Partisine buradan sormak lazımdır; sizin iyiye gidiş dediğiniz şeyi
hissedebilmek için gerçekliğinden emin olmak için illa uluslararası
tefeci mi olmak lazım; yoksa, her şey gerçekten iyiye gidiyor da
yetmişbeş milyonun ezici çoğunluğunu teşkil eden normal vatandaş mı
fark etmiyor bunu?!
39
Değerli
milletvekilleri, sizleri çok basit bir mantıksal çıkarıma davet
ediyorum. Kapanan şirket sayısında belirgin bir azalış yoksa, bu, şu
anlama gelir: Vatandaş sizin o masal gibi anlattığınız gerçekdışı
ekonomik iyileşme söyleminize güvenmiş, çalışmak için, üretmek için
şirket kurmuş, sonra da bu iyimserliği tezgâhının başında tecrübe
etmiş, kepengini de kapatmıştır. Maalesef, Adalet ve Kalkınma
Partisi İktidarı, Yüce Türk Halkı için acı bir tecrübe olmaktan
öteye gidememiştir. Bugün Ticaret Sicili rakamlarından çıkan bu
gerçek, yarın sandıktan da çıkacak varlığını tartışma götürmez bir
biçimde ortaya koyacaktır.
Ekonomi yönetimindeki
çarpık eğilimler, ne yazık ki, çok boyutludur. Yaşanan
olumsuzlukların nedeni olan birden fazla mecra ve bu mecraların
sayısız yanlış uygulamaları mevcuttur. Biz, burada, gidişata maliye
politikası penceresinden bakmaya çalışıyoruz ve bu alanda yapılan
çok temel bir mantık hatasının altını çizme gayretindeyiz.
Bugün, kayıt altında
üretim yapmakta olan tesisler üzerinde azamî baskı kurmak hükümetin
en temel maliye politikası aracı haline gelmiştir. Enerji pahalıdır;
girdi maliyetleri yüksektir; istihdamın tüm yükü işverenin omzuna
binmiş durumdadır; tekstil sektörü, bu koşullar altında katmadeğer
taşımayacağını feryat feryat haykırmaktadır; madencilik sektörü,
enerji fiyatları ve bu fiyatların üzerindeki vergi yükünden
şikâyetçidir. Üreten kesim ağız birliği etmiş, aynı şeylerden
yakınmaktadır. Aynı hükümet içinde faaliyet gösteren iki bakanın iş
dünyası temsilcilerine, iş dünyasına karşı benimsedikleri söylemler
birbirleriyle çelişmektedir. Dışticaretten sorumlu Devlet Bakanı,
sektör temsilcilerini karşısına alıp, dış pazarda rekabet
üstünlüğünün sağlanması için üreticinin önündeki tüm engellerin
kalkacağını, vergi konusundaki kolaylıkların kaçınılmaz olduğunu, en
kısa zamanda daha esnek ve verimli uygulamaların yapılacağını
söylerken, Maliye Bakanı, yüksek vergilendirme konusunda geri adım
atmaya yanaşmamakta "merdivenaltı işletmeleri ihbar edin, kayıtlı
üreticiyi artıralım" diye söylemektedir.
Burada bir konudaki
hassasiyetin altını çizmem gerekiyor. Bütçe, siyasetin elindeki
oyuncak değildir. Bütçe uygulamaları ciddiye alınmazsa, bunun
olumsuz sonuçları tüm ekonomiyi derinden etkileyecektir. Bu prensip,
artık, siyasetüstü olmuştur ve hiçbir siyasî yaklaşımın buna itiraz
etmesi beklenmemektedir; fakat, uygulamada tuttuğunuz vergiler özel
sektörün ayağına kaçmış çakıl taşı gibi üreticinin sendelenmesine
neden oluyor, dünya piyasasındaki rekabet gücünü azaltıyor,
maliyetini artırıyorsa, burada ne kazanıyoruz, ne kaybediyoruz bir
kez daha düşünmek lazımdır.
BAŞKAN - İbrahim Bey,
konuşma süreniz doldu…
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Devamla) - Hemen bitiriyorum Sayın Başkan, 1 dakikanızı…
BAŞKAN - Bu arada,
çalışma süremiz de doluyor.
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Devamla) - Bir dakikanızı istirham ediyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Tamam,
çalışma süremizin sonuna kadar, buyurun.
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Devamla) - Teşekkür ediyorum.
Bugün, Türkiye için
değer üreten kesimin beklentisi diyaloga açık, daha esnek ve
uzlaşmacı, kayıt içindeki mükellefe ölçüsüzce yüklenmekten çok,
kayıtdışını kayıt altına almaya dayalı bir eylem pratiği benimseyen
Maliye Bakanlığı yönetimidir. Bize düşen de bu beklentiyi Yüce
Meclisimizin kürsülerinden dile getirmektir.
İnşallah, yakın
zamanda Anavatan Partisi iktidara gelecek ve üretici altın çağını
-yine ekonomi- Anavatan Partisi yönetiminde yaşayacaktır. Arı,
yeniden büyük milletimiz için bal yapacaktır. Çalışkan arılarımız
Türkiye'yi yeniden hizmet ağıyla örecek ve ikinci defa Türkiye çağ
atlayacaktır.
ORHAN SEYFİ
TERZİBAŞIOĞLU (Muğla) - Bravo!
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Devamla) - Sayın Başkanıma teşekkür ediyor, beni dinlediğiniz için
Yüce Heyetinize teşekkür ediyorum.
Siz, eski Anavatan
Partilisiniz sayın milletvekili…
ORHAN SEYFİ
TERZİBAŞIOĞLU (Muğla) - Hayır, ben, eski Anavatan Partili değilim.
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Devamla) - …dolayısıyla, alkışınızı ben olumlu yönde algılıyorum,
teşekkür ediyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
ORHAN SEYFİ
TERZİBAŞIOĞLU (Muğla) - Ben, eski Anavatan Partili değilim; bildiğin
yanlış.
İBRAHİM ÖZDOĞAN
(Erzurum) - Doğru…
BAŞKAN - Değerli
milletvekilleri, çalışma süremiz doldu.
Sözlü soru önergeleri
ile diğer denetim konularını sırasıyla görüşmek için, 31 Ocak 2006
Salı günü saat 15.00'te toplanmak üzere, birleşimi kapatıyorum.
Kapanma Saati: 20.00
40
|
Önceki
Sayfa |
Sonraki
Sayfa |
|